<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Makaleler - Mesut Özbilir</title>
	<atom:link href="https://mesutozbilir.com.tr/category/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://mesutozbilir.com.tr</link>
	<description>Mesut Özbilir&#039;in ilmi ve fikri yazılarının yayınlandığı şahsi web sitesidir.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 13 Feb 2025 14:16:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://mesutozbilir.com.tr/wp-content/uploads/2023/01/cropped-Mesut-Ozbilir-Resim-1-32x32.jpg</url>
	<title>Makaleler - Mesut Özbilir</title>
	<link>https://mesutozbilir.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“ZİKİR TESBİHİ ELİNE ALIP “ALLAH ALLAH” DEMEK DEĞİLDİR” Mİ?</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2025 14:16:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[faziletli zikirler]]></category>
		<category><![CDATA[günlük zikirler]]></category>
		<category><![CDATA[tesbih]]></category>
		<category><![CDATA[tespih]]></category>
		<category><![CDATA[zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=594</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;ân ve sünnette sıkça vurgu yapılan “zikir”, ne yazık ki kasıtlı kasıtsız pek çok söylem ve eylemin tesiriyle mahrum olduğumuz ibadetlerden biri haline geldi. Oysa ki Allahu Teala Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de: “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O&#8217;nu sabah akşam tesbih edin.” (el-Ahzâb, 41-42) buyurarak “çokça” yapmamız gereken bir iş olduğunu beyan etmiştir. Körlerin fili tarif ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "“ZİKİR TESBİHİ ELİNE ALIP “ALLAH ALLAH” DEMEK DEĞİLDİR” Mİ?"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/">“ZİKİR TESBİHİ ELİNE ALIP “ALLAH ALLAH” DEMEK DEĞİLDİR” Mİ?</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Kur&#8217;ân ve sünnette sıkça vurgu yapılan “zikir”, ne yazık ki kasıtlı kasıtsız pek çok söylem ve eylemin tesiriyle mahrum olduğumuz ibadetlerden biri haline geldi. Oysa ki Allahu Teala Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de: <strong>“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O&#8217;nu sabah akşam tesbih edin.”</strong> (el-Ahzâb, 41-42) buyurarak “çokça” yapmamız gereken bir iş olduğunu beyan etmiştir. Körlerin fili tarif etmesi gibi herkesin bir yerinden tutup “Zikir budur!” demesi, zikri, hayatımızda “çokça” yapabileceğimiz bir zemine oturtmamıza mani olmuştur. Hatta atadan deden gördüğümüzü de terk etmemize sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla Müslümanın hayatında son derece geniş bir alanı ihtiva eden “zikir” meselesini tahlil etmeyi bir zorunluluk gördüm. Zira her geçen gün buhran ve bunalımın daha da fazla arttığı günümüzde, zikre olan ihtiyacımız her zamankinden çok daha fazladır. Nitekim Allahu Teala Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmuştur: <strong>“Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”</strong> (er-Ra’d, 28)</p>
<p style="text-align: justify">Çoğu kere zikri tarif edenlerin; <em>“zikir tesbihi alıp Allah Allah demek değildir; tartarken doğru tartmak zikirdir, imza atarken neye onay verdiğimizi düşünmek zikirdir, tabiata ibret nazarıyla bakmak zikirdir vb.”</em> şekillerde izahlar yaptıkları görülmektedir. Evet, bunlar da zikirdir/Allah&#8217;ı anmaktır; ancak sünnet-i seniyyeye baktığımız zaman zikrin sadece bunlardan ibaret olmadığını görmekteyiz. Zikir tesbihi eline alıp “Allah… Allah…” demektir de!</p>
<p style="text-align: justify">Maalesef dini meselelerin indirgemeci bir tavırla “yalnızca modern dünyaya izah edebildiğimiz kısmını” almak ve asıl kabul etmek şeklindeki arızalı yaklaşım burada da karışımıza çıkmaktadır. Ne var ki bu minvaldeki yaklaşımlar bir işe yaramadığı gibi toplumumuzdan “yaşanan din”in son kalıntılarını da söküp atmıştır. Binaenaleyh tesbih ile yapılan zikrin, tartarken yapılan zikre mani olmadığını izaha gayret edeceğiz. Tıpkı mezarlıkta okunan Kur&#8217;ân&#8217;ın, anlamaya ve amel etmeye mani olmadığı gibi!</p>
<p style="text-align: justify">Lügatte “anmak, hatırlamak” anlamına gelen zikir, dinî ıstılahta “Allah&#8217;ı anmak, hatırlamak veya her an hatırda tutmak gibi manaları ihtiva eder. Kalp ve dil ile olmak suretiyle iki şekilde yapılır; kısaca biri anmak, diğeri hatırda tutmaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify">Zikir, bu manalarının yanı sıra Kur&#8217;an-ı Kerim için de kullanılmıştır: <strong>“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik! Onun koruyucusu da elbette biziz.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></strong> <strong>“İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?”</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerîm ile haşır neşir olmak; kıraat, tilavet, tefsir, mukabele vb. aynı zamanda bir zikirdir.</p>
<p style="text-align: justify">Namaz için kullanılmıştır: <strong>“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></strong></p>
<p style="text-align: justify">Âlimler ve bilginleri tavsif için kullanılmıştır: <strong>“(Ey Peygamber!) Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></strong> Ayeti kerimede geçen <strong><em>“zikir ehli”</em></strong> ile Tevrat ve İncil âlimleri, tarihçiler, ilim adamları ve araştırmacıların kastedildiği beyan edilmektedir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p style="text-align: justify">Zikir, aynı zamanda bir hücum nidası, manevi bir silahtır: <strong>“Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah&#8217;ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></strong> buyurulmaktadır. Tarih boyunca İslam ordularının “Allah… Allah…” nidalarıyla hücuma kalkmaları iş bu ayetin müjdesine nail olma gayesi taşımaktadır. Bugün de bunun bilincinde olan mücahitlerin Gazze&#8217;de bir elinde tüfek bir elinde tesbihle mücadele verdikleri, şehitlerin ceplerinden çıkan üç beş parça eşyadan birinin “günlük dua ve zikirler kitapçığı, tesbih ve zikirmatik” olduğu zaman zaman görsel medyaya yansımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de anlatmak, hatırlamak, öğüt vermek, tefekkür etmek, ibret almak,  şükretmek, övgü ve senada bulunmak ve daha pek çok anlamda kullanılan “<em>zikir</em>”i biz burada ihmal edilen ve “sürekli hedef alınan” yönüyle ele alacağız. Yani bir köşeye çekilip tesbihi elimize alarak “Allah… Allah…” demenin öneminden bahsedeceğiz.</p>
<p style="text-align: justify">Allahu Teala Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de: <strong>“Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı zikredin/anın.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></strong> buyurmaktadır. Bu ayeti kerime namazın dışındaki bir zikirden bahsediyor ki o bizim yazımıza konu olan zikirdir. Âlimlerimizin bu nevi zikri dil ile ve kalp ile olmak üzere iki kısma ayırdıklarına işaret etmiştik:</p>
<p style="text-align: justify">Kalp ile zikir: Allah&#8217;ın azameti, yüceliği, kudreti, yarattığı ve meydana getirdiği şeylerdeki varlığının delilleri, mahlûkatı üzerindeki hükmünün ve sanatının güzelliği hakkında tefekkür etmek düşünmektir.</p>
<p style="text-align: justify">Dil ile zikir ise: Allah&#8217;ı dil ile tazim, takdis ve tesbih etmektir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p style="text-align: justify">Zikrin dil ile de yapılacağına delalet eden pek çok hadisi şerif vardır. Onlardan biri şöyledir: Adamın biri Rasûlullah&#8217;a (s.a.s.) gelerek: “Ya Rasûlallah, İslâm&#8217;ın nafile ibadetleri bana ağır geldi. Bana bir şey öğret ki ona sarılayım.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: <strong>“Dilin devamlı olarak Allah&#8217;ın zikriyle ıslak kalsın.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></strong> Allah Rasûlü (s.a.s.) <strong>“Hangi amel daha faziletlidir?”</strong> diye soran Muâz b. Cebel&#8217;e de aynı cevabı vermiştir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>“TESBİH” KAVRAMI VE ZİKİRDE SAYI TAYİN EDİLMESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify">“<em>Tesbih</em>” hem Kur&#8217;ân hem de hadislerde geçip “Allah&#8217;ı layık olmadığı şeylerden ve noksan sıfatlardan tenzih etmek”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> anlamına gelmektedir. Namazların içinde, akabinde veya dua makamında pek çok defa söylediğimiz “sübhânallah / sübhâneke /sübhâne…” zikri ve duası aynı kökten gelip bu tenzihi ifade eder. <strong>“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O&#8217;nu sabah akşam tesbih edin.”</strong> (el-Ahzâb, 41-42) ayetindeki “<em>tesbih</em>”in tefsirinde de bu mana öne çıkmaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Peygamberimizin (s.a.s.) de “sübhânallah” zikrinin faziletlerine dair pek çok beyanı vardır ki bir kısmına aşağıda yer vereceğiz.</p>
<p style="text-align: justify">Belli sayıda boncukların ipe dizilmesi suretiyle “<em>tesbih</em>” halini alması da Peygamberimizin bazı zikirler için sayı tayin etmesi neticesinde olmuştur. Bunların en başında şu hadis gelmektedir:</p>
<p style="text-align: justify">Sahabenin fakirleri Rasûlullah (s.a.s.) gelerek: “Ya Rasûlallah! Varlıklı kimseler yüksek derecelere ve daimi nimetlere nail olmaktadırlar. Onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor (ama bizden fazla olarak) sadaka (zekât veriyor, infak, hayır hasenat yapıyor) ve köle azat ediyorlar. Biz ise bu faziletlerden mahrum kalıyoruz?”  dediler.</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s.) onları dinledikten sonra şöyle buyurdu: “Size bir şey öğreteyim mi; onunla sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri geçersiniz; sizin bu amelinizi işleyenlerden başka hiç kimse de sizden daha faziletli olmaz?”</p>
<p style="text-align: justify">“Evet, Ya Rasûlallah.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:</p>
<p style="text-align: justify">“Her namazdan sonra otuz üç kere ‘sübhânallah’, otuz üç kere ‘elhamdülillah’, otuz üç kere ‘Allahu ekber’ derseniz, tamamı doksan dokuz eder. Yüzüncüde de, ‘Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehu&#8217;l-mülkü ve lehu&#8217;l-hamdü ve hüve alâ külli şey&#8217;in kadîr’ derseniz, deniz köpüğü kadar günahınız da olsa affolunur.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p style="text-align: justify">İşte bugün elimizdeki tesbihleri doksan dokuz -imameyle birlikte yüz- boncuklu ve her otuz üç de bir durak olacak şekilde inşa eden iş bu nebevî müjdedir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Rasûlullah (s.a.s.) pek çok zikir için bu gibi sayılar tayin edince, bu sayılara riayet etme noktasında parmak boğumları kullanılmakla birlikte; sahâbe arasında hurma çekirdekleri, çakıl taşları veya ipe belli sayılarda düğüm atmak suretiyle de sayılar muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Bu sayıların yanı sıra kendisine günlük vird tayin edip bunu takip için kullananlar da olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Bir defasında Rasûlullah&#8217;ın (s.a.s.), hanımı Safiyye&#8217;nin yanına girdiğinde önünde tesbih etmek için kullandığı dört bin kadar hurma çekirdeği bulunduğu rivayet edilmektedir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Yine Sa‘d b. Ebî Vakkās&#8217;ın rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü (s.a.s.) ile birlikte bir kadını ziyarete gittiklerinde, kadının çakıl taşı veya hurma çekirdekleriyle tesbih ettiğini görmüşlerdir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Sa‘d b. Ebî Vakkās&#8217;ın da aynı şekilde çakıl taşı ve hurma çekirdeklerini tesbih olarak kullandığı kaynaklarımızda yer almaktadır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Ebû Hureyre&#8217;nin ise bir kese içerisine koyduğu belli sayıda çakıl taşı ve hurma çekirdeklerini tesbih için kullandığı, her ‘sübhânallah’ dedikçe içinden bir taş atığı nakledilmektedir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p style="text-align: justify">Bu ve burada zikredemediğimiz pek çok rivayetten açıkça anlaşılıyor ki; tesbih kullanmak suretiyle belli sayılara riayet ederek zikir yapmak, günlük virdler edinmek sahabe arasında yaygın olup Rasulullah (s.a.s.) de pek çok defa buna şahit olduğu halde bundan men etmemiştir. Dolayısıyla da ümmet arasında bu uygulama yaygınlaşarak bize kadar gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Bugün bizler de mutlaka tesbih/zikir ehli olalım. Sünnet-i seniyyede varid olan zikirlerden kendimize virdler edinelim. Her gün namaz haricinde de seccade üzerinde geçirdiğimiz, zikirle meşgul olduğumuz vakitlerimiz olsun. Ekranlardan, ışıklardan, dünyalık hazlardan kopup; telefondan, televizyondan, bilgisayardan uzaklaşıp loş bir mekânın münzevi atmosferinde ruhumuza bir nefes aldıralım. Belki okuyunca kulağa hoş geliyor ama bir iki gün sonra görülecektir ki dünyanın en ağır işlerinden biri halini alacak seccade üzerinde geçirilen şu 30-45 dakikalık süre. İşte nefsimizi dizginlemenin, irademizi terbiye etmenin, ruhumuzu sükûnete erdirmenin en etkili yollarından biri budur. Bugüne kadar gerek Tasavvuf müktesebatımıza dair gerekse psikoloji alanında yaptığım okumalardan ve tecrübelerimden edindiğim intiba şu ki; bedeni ve nefsi sıkıştırmak, ruha ve gönle ferahlık verir. Bu çok açık. Bunun bir tezahürü olarak yoga ve meditasyon kültürü modern dünyanın bunalımlarına karşı bir reçete olarak günümüz insanına takdim edilmektedir. Oysaki itikâfıyla, orucuyla, tefekkürüyle, zikriyle, fikriyle İslâm&#8217;ın ortaya koyduğu ve tasavvuf ilmiyle daha sistematik hale getirilen bizim kendi reçetemiz en mükemmel haliyle önümüzde durmaktadır. Günümüzde tasavvufun yegâne temsilcileri olarak görülen bazı tarikat ve mensuplarının sığ yaklaşımları ve hurafelerle harmanladıkları ipe sapa gelmez tavırları bizi yanıltmasın. Keza tasavvufun kavram ve metotlarına vakıf olmayan çevrelerin yorum ve yaklaşımlarını da ciddiye almayalım. Tasavvuf kitaplarını mutlaka bu alana emek vermiş, kendi kavram ve metotlarını bilen hocalarımız riyasetinde/tavsiyesiyle okuyalım. Zira pek çoklarının yaptığı gibi bu kitaplarda yer alan metaforları hakikat, nefis terbiyesine yönelik metot ve eğitimleri ibadet olarak anlayıp hataya düşebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify">Son olarak Peygamberimizin tavsiye ettiği zikirlerden derlediğim ve her biri yüzer defa okunmak suretiyle yaklaşık 30-45 dakikaya tekabül eden bazı zikirlere yer vermek istiyorum:</p>
<p style="text-align: justify"><strong>I. Zikir: “Estağfirullâhe ve etûbu ileyh”</strong> (Allah’tan beni bağışlamasını diler, günahlarıma tövbe ederim.)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Benim de kalbime gaflet çöktüğü oluyor; ta ki günde yüz defa Allah’a istiğfar ediyorum.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>II. Zikir: “Allâhümme sallî ‘alâ Muhammed”</strong> (Allahım! Muhammed’e salât et.)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim bana bir kez salavât okursa; Allah da ona on kez salât eder, on günahını bağışlar ve on derece yükseltir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>III. Zikir: “Sübḥânallâhi ve bi-ḥamdihî”</strong> (Allah’a hamd ederek O’nu noksanlıklardan tenzih ederim)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse günde yüz defa &#8216;Sübḥânallâhi ve bi-ḥamdihî&#8217; derse, günahları deniz köpüğü kadar çok bile olsa hepsi bağışlanır.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>IV. Zikir: “Lâ ilâhe illâ ente sübḥâneke innî küntü mine’ẓ-ẓâlimîn”</strong> (Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hz. Yûnus’un (a.s.) balığın karnında iken yaptığı dua bu idi. Bir müslüman herhangi bir ihtiyacı hakkında bu duayı okursa,  Allah mutlaka onun duasını kabul eder.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>V. Zikir: “Lâ ḥavle ve lâ kuvvete illâ billâh”</strong> (Güç ve kuvvet, sadece Allahu Teâlâ’nın yardımıyladır.)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Lâ ḥavle ve lâ kuvvete illâ billâh zikrini çokça söyleyin; çünkü o cennetin hazinelerinden bir hazinedir.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>VI. Zikir: “Lâ ilâhe illallâhu vaḥdehû lâ-şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ‘alâ külli şeyin kadîr.”</strong> (Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir. O, her şeye gücü yetendir.)</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bu zikri günde yüz kere söylerse; on köle azat etmiş gibi ecir kazanır, kendisine yüz hasene/sevap yazılır ve yüz günahı silinir. O gün akşama kadar da onu şeytana karşı muhafaza eder. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse, o adamdan daha faziletli bir amel elde etmiş olamaz.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p style="text-align: justify">Bu zikirleri Telegram kanalımdan ( https://t.me/mesutozbilir24 ) Arapça metinleriyle birlikte A4 boyutunda çıktı alabileceğiniz pdf formatıyla temin edebilirsiniz. Yine konuyla bağlantılı olarak ikinci bölümünde nafile itikâf, tefekkür vb. meselelere değindiğim yazımı da okumanızı tavsiye ederim: <a href="https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/">https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/</a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>“Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!” </strong>(el-Bakara, 152)</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Mesut Özbilir</strong></p>
<p style="text-align: justify">14 Şaban 1446 / 13 Şubat 2025</p>
<hr />
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕikr” md.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> el-Hicr, 9.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Enbiya, 50.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Tâhâ, 14.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> en-Nahl, 43.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ebû&#8217;s-Suûd, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm [İsam, İstanbul, 2021], V, 229.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> el-Enfâl, 75.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> en-Nisâ, 103.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> el-Cessâs, Ahkâmu&#8217;l-Kur&#8217;ân [Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 2020] II, 332.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> et-Tirmizî, Deavât 4 [r: 3375]; İbn Mâce, Edeb 53 [r: 3793].</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> İbn Abdilber, et-Temhîd [Müessesetü&#8217;l-furkân li&#8217;t-turâsi&#8217;l-İslâmî, Londra, 2017] XVI, 235.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Şeyhulislâm Ebussuûd, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm [TDV İSAM, İstanbul, 2021], VII, 63.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> ez-Zemahşerî, el-Keşşâf [Dâru&#8217;l-Hadîs, Kâhire, 2012], III,502; İbn Âşûr, et-Tahrîr ve&#8217;t-tenvîr [Dâru&#8217;t-Tûnusiyye li&#8217;n-neşr, Tunus, 1984], XXII, 47.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Müslim, Mesâcid 142-146.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Bunu camilerimizde müezzin riyasetinde cemaate talim ettirerek adet haline getiren ecdadımızdan Allah razı olsun. Aksi halde bugün bu da belli cemaatlere münhasır zait bir amel olarak görülecekti.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Tirmizî, Deavât 120 [r: 3554].</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ebû Dâvûd, Salât 357 [r: 1500]; Tirmizî, Deavât 129 [r: 3568].</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 1990] III, 143; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef [Dâru künûz-i İşbilya, Riyad, 2015] V, 149.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> İbn Ebî Şeybe, el-Musannef [Dâru künûz-i İşbilya, Riyad, 2015] V, 149.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Müslim, Zikir 41 [r:2702]; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned [thk: Şuayb Arnavud], XXIX, 393.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> en-Nesâî, Sehv 55 [r: 1297]; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned [thk: Şuayb Arnavud], XIX, 57.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Buhârî, Deavât 65 [r: 6042]; Müslim, Zikir 28 [r: 2691].</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Tirmizî, Deavât 81 [r:3505]; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned [thk: Şuayb Arnavud], III, 66.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Tirmizî, Deavât 146 [r: 3601]; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned [thk: Şuayb Arnavud], XIV, 132.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Buhârî, Daavât 64 [r: 6040], Bed’ü’l-Halk 11 [r: 3119]; Müslim, Zikr 28, [r: 2691]).</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/">“ZİKİR TESBİHİ ELİNE ALIP “ALLAH ALLAH” DEMEK DEĞİLDİR” Mİ?</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/zikir-tesbihi-eline-alip-allah-allah-demek-degildir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KADININ YARATILIŞI VE &#8220;KABURGA KEMİĞİ&#8221; HADİSİNİN TAHLİLİ</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jan 2025 11:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[havva]]></category>
		<category><![CDATA[havvanın yaratılışı]]></category>
		<category><![CDATA[insanın yaratılışı]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kaburga kemiği]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadının yaratılışı]]></category>
		<category><![CDATA[kuranda kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kuranda yaratılış]]></category>
		<category><![CDATA[tevratta kadın]]></category>
		<category><![CDATA[tevratta kadının yaratılışı]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sık sık tartışma konusu olan bir başka mesele de kadının ilk yaratılışı ve bu bağlamda varid olan “kaburga kemiğinden yaratıldığı”na dair hadislerdir. Bunun son zamanlarda tartışmaya mahal olmasının sebebi; ilgili hadislerden yola çıkılarak kadının erkeğe nazaran daha değersiz olduğu çıkarımı yapılması ve nasların zahiri terk edilerek bir takım yeni yorumlara gidilmesidir. Kimisi ilgili hadislerin İsrailiyat ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "KADININ YARATILIŞI VE &#8220;KABURGA KEMİĞİ&#8221; HADİSİNİN TAHLİLİ"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/">KADININ YARATILIŞI VE “KABURGA KEMİĞİ” HADİSİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Sık sık tartışma konusu olan bir başka mesele de kadının ilk yaratılışı ve bu bağlamda varid olan “kaburga kemiğinden yaratıldığı”na dair hadislerdir. Bunun son zamanlarda tartışmaya mahal olmasının sebebi; ilgili hadislerden yola çıkılarak kadının erkeğe nazaran daha değersiz olduğu çıkarımı yapılması ve nasların zahiri terk edilerek bir takım yeni yorumlara gidilmesidir. Kimisi ilgili hadislerin İsrailiyat menşeli, yani Yahudi Hristiyan literatüründen kaynaklarımıza dâhil olduğunu iddia ederken, kimisi hadislerin sıhhatini tartışmaya açarak deyim yerindeyse bu rivayetlerden kurtulmak istemektedirler. Her ne kadar “kaburga kemiğinden yaratılma” kısmı öne sürülse de esasında üzerinde ittifak edilen kısımlar da kimilerinde rahatsızlık husule getirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Mevzuyu izaha geçmeden önce önemli bir noktayı vurgulamak istiyorum; bilindiği üzere İslam&#8217;da kul olmak haysiyetiyle üstünlük ancak ve ancak takva iledir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Hiçbir ırk, renk, cinsiyet, makam, mevki, şöhret, servet Allah indinde bir kıymeti haiz değildir. O, ne suretlere ne de şekillere bakar; yalnızca kalplere ve amellere bakar.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Kullarının değerini de ancak ve ancak buna göre takdir eder. Dolayısıyla izahı sadedinde bulunduğumuz hadislerin her ne şekilde anlaşılırsa anlaşılsın kadın erkek arasında bir üstünlük kıstası olamayacağını baştan belirtmiş olalım.</p>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: <strong>“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Zira kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. /Kaburga kemiği gibidir./ Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan yine eğri kalır. /Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin./ Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.”</strong></p>
<p style="text-align: justify">Bu hadisi şerifi sahabe tabakasından Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Ebû Zer ve Semüre b. Cündeb (r. anhüm) Peygamberimizden rivayet etmiş olup sahih senetlerle bize ulaşmıştır. Ancak lafızlarında bir takım farklılıklar bulunmaktadır. Hadisin bazı vecihlerinde <strong><em>“kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır”</em></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><em><strong>[3]</strong></em></a> ifadesi geçerken bazılarında <strong><em>“kadın kaburga kemiği gibidir”</em></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> ifadesi geçmektedir. Her biri aynı kaynaklarda hatta aynı senetle dahi rivayet edildiği için birini diğerine tercih etmekte de çok belirgin bir karine saptanamamaktadır. Onun için öncelikle cumhur ulemanın görüşünü nakledip, daha sonra da günümüzde yapılan bazı yorumlara değineceğiz.</p>
<p style="text-align: justify">Allahu Teâlâ insanın yaratılışını Nisâ sûresinde şöyle anlatmaktadır: <strong>“Ey insanlar! Sizi &#8216;bir tek nefisten&#8217; yaratan ve &#8216;ondan da eşini&#8217; yaratan, &#8216;ikisinden&#8217; birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.”</strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify">Ayeti kerimenin mealinde <strong><em>“bir tek nefis”</em></strong> şeklinde tercüme edilen kısmın Arapça aslı <strong>“<em>nefs-i vâhide</em>”</strong>dir. Lügat olarak “can, canlı, kendi, kişi, şahıs” gibi anlamlara gelen  “<em>nefs</em>” Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de yetmiş küsur defa geçmekte ve “mükellef bir can” kastedilmektedir. Ayet bağlamlarının neredeyse tamamında hesapla ve sorumlulukla alakalandırılan “<em>nefs</em>”, meallerde çoğu kere tercüme dahi edilmediği halde halk arasında rahatlıkla anlaşılmaktadır. Mesela: <strong>“Her nefis ölümü tadacaktır. /Allah hiçbir nefse gücünün yetmeyeceği yük yüklemez / Her nefis yarına ne hazırladığına baksın.”</strong> gibi.</p>
<p style="text-align: justify">Allahu Teâlâ evvel emirde bütün insanları yaratmaya <strong><em>“tek bir nefis”</em></strong>ten başlamıştır, yani ilk olarak topraktan Âdem&#8217;i (a.s.) yaratmış, daha sonra <strong><em>“ondan da eşini yaratmış ve o ikisinden pek çok erkek ve kadın vücuda getirmiştir.”</em></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Şimdi burada Âdem&#8217;in (a.s.) topraktan yaratıldığını kesin ve kati olarak biliyoruz. Havva&#8217;ya (a.s.) gelince; ya o da topraktan yaratılmıştır diyeceğiz (Fahreddin er-Râzî bu yorumu yapar)<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> ya da Havva (a.s.), Âdem&#8217;in (a.s.) cüzünden yaratılmıştır (ki o cüz de Âdem&#8217;in (a.s.) kaburga kemiğindendir) diyeceğiz.</p>
<p style="text-align: justify">Bazı istisnalar dışında müfessirler ayetin zahirine de muvafık olan bu yaklaşımı tercih etmişlerdir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Yani Âdem&#8217;in (a.s.) topraktan yaratıldığı, Havva&#8217;nın (a.s.) da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı ve o ikisinden insan neslinin çoğaldığı genel kabulü oluşturmaktadır. Bizim kanaatimiz de bu yöndedir. Zira Havva&#8217;nın (a.s.) da topraktan yaratıldığına dair herhangi bir haber varid olmadığı gibi (naslarda sadece Âdem&#8217;in (a.s.) topraktan yaratıldığına vurgu yapılır) bunu kabul etmemiz halinde ise bütün insanların “iki nefis”ten yaratılması söz konusu olacağından ayet-i kerimede geçen “<strong><em>tek bir nefis</em></strong>” vurgusu ile tenakuz oluşmuş olacaktır. Dolayısıyla bu yorum kabule şayan görülmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Burada konuyla alakalı çok önemli bir noktaya temas etmek istiyorum. Tevrat ve İncil&#8217;de de insanın ve dahi kadının yaratılışı yaklaşık olarak bu şekilde anlatılmaktadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Bu bilgilerin önemli bir kısmı -ilk insanın Âdem olması, topraktan yaratılması vb.- Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de de geçtiği halde İslâm&#8217;a, Tevrat ve İncil&#8217;den girdiği bir takım batılı yazarlar tarafından dile getirilmektedir. Ne yazık ki bu gibi iddiaları batı akademisinin üçüncü sınıf kaynaklarından alarak ilgili hadislerin de İsrailiyat kaynaklı olduğunu savunanlar görmekteyiz. Şunu açıklıkla söyleyelim ki –ister benzetme ister yaratma bağlamında olsun- <strong><em>“kaburga kemiği”</em></strong> ifadesini dört sahâbî Peygamberimizden işittiğini söylemiş ve bu bize sahih olarak ulaşmıştır. Kadının yaratılışı bağlamında Tevrat&#8217;ta da zikredilen <strong><em>“kaburga kemiği”</em></strong> bütün rivayetlerde ortaktır ve bu ifadeyi Allah Rasûlü&#8217;nün kullanması her halükârda bu bilginin doğru olduğunu ifade eder. Şayet hadislerde geçen <strong><em>“kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır”</em></strong> lafzı -sahâbînin manen rivayeti kaynaklı olmayıp- Peygamberimize aitse Tevrat&#8217;taki ifadenin de vahiy mahsulü olduğu ortaya çıkar. Yok <strong><em>“kadın kaburga kemiği gibidir”</em></strong> lafzı doğru ise Rasûlullah&#8217;ın (s.a.s.) bu benzetmeyi yapmasının tek bir izahı olabilir; o da Medine&#8217;de Yahudi nüfusu kaynaklı olarak Tevrat&#8217;taki yaratılış hikâyesinin biliniyor ve konuşuluyor oluşudur. Bir Peygamberin Tevrat&#8217;ta ki <strong><em>“kaburga kemiği”</em></strong> anlatısına atıf yaparak benzetme yapması ancak ve ancak buna işaret eder.</p>
<p style="text-align: justify">Batılı yazarların bu gibi hezeyanlar savurması anlaşılabilir; ancak Peygamberin Tevrat ve İncil&#8217;den intihal yaptığını ihsas eden bu gibi yaklaşımları Müslümanların dillendirmesi son derece talihsizdir. Zira batılılar “ilk insanın Âdem olması, topraktan yaratılması, vb.” bilgileri de Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.s.) bu kaynaklardan aldığı iddiasındadırlar. (Haşa) Oysaki Tevrat ve İncil tahrif edilmekle birlikte aslı vahye dayanmaktadır ve Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;le pek çok ortak yönü vardır. En azından İslam geldiğinde böyle olduğunu kesin olarak biliyoruz. <strong>“Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline/ilim sahiplerine sorun.”</strong><a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> ayetinde kastedilen Yahudi ve Hristiyan alimlerdir. Kuran inerken bile bu kaynaklara atıf yapıyorsa olur olmaz her bilginin bu kaynaklardan İslam&#8217;a girdiğini söylemek ancak bilgisizlikle izah edilebilir. Bu konuyu <em><strong>Dini Hayatımızı Manipüle Eden Sloganlar</strong></em> (s.71-82) kitabımızda genişçe kaleme aldığımız için tafsilatı oraya havale ediyoruz. Kısacası dört sahâbî tarafından nakledilen ve Peygamberimize aidiyetinde hiçbir şüphe bulunmayan <strong><em>“kaburga kemiği”</em></strong> ifadesinin İsrailiyattan kaynaklarımıza geçtiğini söylemek mümkün değildir. Belki “yaratılış bağlamı özelinde” söylenebilir ki bizce bu da isabetli değildir. Efendimizin “<em>eğri hurma dalı</em>”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> yerine “<em>kaburga kemiği</em>”ne benzetmesi açık bir biçimde Tevrat&#8217;taki bu ifadelere atıftır ve zımnen bu bilgiyi teyid etmektedir. Tabi kaburga kemiğinden yaratılmış olmak, kaburga kemiğinden alınan bir hücre, bir gen veya bir ilik vasıtasıyla olabilir; keyfiyetini ve en doğrusunu Allah bilir.</p>
<p style="text-align: justify">Öyle görülüyor ki bu meselenin ülkemizde tartışmaya açılması da batıda Tevrat&#8217;a yönelik yapılan tenkitlerin Türkçe&#8217;ye tercüme edilmesinden ibaret taklit mahsulü bir yaklaşımdır. Zira bizim kaynaklarımızda ve toplumumuzda bunun kadın erkek arasında bir üstünlük kıstası olarak görülmediği, ilgili hadisler vaazlarda ancak “kadınlara nezaket ve hoşgörüyle davranılması gerektiği” bağlamında anlatıldığı hepimizin malumudur. Nitekim İmam Buhârî de <em>es-Sahîh</em>&#8216;inde bu hadisi bu başlık altında (Bâbu&#8217;l-müdârâti meâ&#8217;n-nisâ) ele almıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Cumhur ulemanın görüşünü beyan ettikten sonra, son zamanlarda daha çok dillendirilen yaklaşıma gelince; ilgili hadisin <strong><em>“kadın kaburga kemiği gibidir”</em></strong><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> lafzıyla varid olan varyantı tercih edilmekte ve Havva&#8217;nın (a.s.) da Âdem (a.s.) ile aynı şeyden -yani topraktan- yaratıldığı kabul edilmektedir. Bazıları ise ayeti kerimede geçen “<em>nefs</em>” ifadesine hücre, atom, çekirdek gibi “<em>madde</em>”yi çağrıştıran manalar vermektedir ki Kur&#8217;ân ve sünnette bunun herhangi bir dayanağı yoktur. Geride de ifade ettiğimiz gibi “<em>nefs</em>” Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de yetmiş küsur defa geçmekte ve “mükellef bir can” kastedilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Bunun dışında bir de son zamanlarda yaygınlaşan “<em>ikisini aynı özden yarattı</em>” söylemi dikkatimizi çekmektedir ki açıkçası bunun naslarda neye tekabül ettiğini bilmiyoruz. Âdem&#8217;in (a.s.) topraktan yaratıldığını kesin olarak bildiğimize göre “<em>Her ikisini de topraktan yarattı</em>” demekten sarfı nazar ederek böyle muğlak bir ifade tercih edilmesini anlamış değiliz. Muhtemelen toprağa atfen her ikisi de özünde topraktır denilmek isteniyordur.</p>
<p style="text-align: justify">Bu konuda nasların zahirinin ve genel kabulün dışına çıkılarak farklı yorumlara müracaat edilmesinin sebebi, kadının bu şekilde yaratılmış olmasında, kadın-erkek eşitliğine halel getirecek bir manzara telakki edilmesidir. Sözüm ona Havva&#8217;nın (a.s.), Âdem&#8217;in (a.s.) cüzünden yaratılmış olması bir eksiklik ve değersizlik ifadesi olarak görülmektedir. Hâlbuki Kur&#8217;an-ı Kerîm böyle bir yaklaşımın İblis&#8217;in düştüğü büyük bir hata olduğuna dikkat çekmektedir. Kendisine, Âdem&#8217;e secde etmesi emredildiğinde <strong>“Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></strong> diyerek secde etmemiş ve huzurdan kovulmuştur. Üstünlüğü yaratılış madde ve şekline indirgemek İblis&#8217;i böyle bir sona sevk etmiştir. Zira bunlar Allah indinde bir üstünlük sebebi değildir. İşte benzer bir hata burada da karşımıza çıkmaktadır. Kadının/Havva&#8217;nın, Âdem&#8217;in kemiğinden, iliğinden yahut müstakil olarak topraktan yaratılması arasında bir fark yoktur. Allah bunları bir üstünlük sebebi olarak kabul etmiyor ki. Kaldı ki her insan birey olarak meniden vücuda gelmiyor mu? Ana rahmine düşüş şekli de, daha sonra oradan dünyaya doğuş şekli de üzerine çok büyük hikâyeler yazılacak şeyler olmasa gerek! Öyleyse buradan bir meziyet telakki etmenin nasıl bir mantıklı izahı olabilir?</p>
<p style="text-align: justify">İkinci bir şey hadisin <strong><em>“kadının kaburga kemiğinden yaratıldığını”</em></strong> beyan eden vecihlerinin üstünü çizsek ve teşbih ifade eden <strong><em>“kadın kaburga kemiği gibidir”</em></strong> vecihlerini esas alsak dahi (<em>kadın kaburga kemiği gibi eğridir, düzeltmeye zorlarsanız kırarsınız. Öyleyse eğri olarak kabul edin) </em>bu haliyle belli çevreler razı olacaklar mıdır? Zira bu kısmı bütün vecihlerde sabit olup Rasûlullah&#8217;a (s.a.s.) aidiyetinde de hiçbir şüphe yoktur. Şu halde günümüz normlarına teslim olup alınganlık göstermek yerine bu hadis-i şerifin asıl vermek istediği mesaja dikkat kesilelim;</p>
<p style="text-align: justify">Hepimiz bizzat kendimizden bileceğimiz üzere aslında eğrilik insana mahsustur. Her insanda kronik veya genetik diyebileceğimiz düzelmesi pek de mümkün olmayan kusur ve noksanlıklar vardır. Yani eğrilikler vardır. Buna itiraz edecek kimse de yoktur. Lakin bu hadiste mahza “kadının eğriliğine” dikkat çekilmesinin sebebini -Allahu &#8216;âlem- iki şekilde anlamak mümkündür:</p>
<p>I) Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) o esnada erkeklere hitap ediyor olması.</p>
<p>II) Erkeklerin bedenen düzeltme “gücüne”, aile reisi olarak de yetkisine sahip olmaları.</p>
<p style="text-align: justify">Şimdi bu öncülleri dikkate alarak hadisi tekrar hatırlayalım: <strong>“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Zira kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır /Kaburga kemiği gibidir. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. /Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin./ Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.”</strong> Yani güç ve yetkiniz var diye her eğriliği düzelteceğiniz, her şeyi yoluna koyacağınız zannına kapılmayınız! Evet, gücünüz eğri bir kemiği düzeltmeye yeter lakin kemik güç ile düzelecek bir şey değildir, kırılıverir.</p>
<p style="text-align: justify">Efendimizin bu noktada erkeklere hitaben başka bir ikazları da vardır: <strong>“Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”</strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p style="text-align: justify">Yine başka bir hadisi şerif ise şöyledir: Bir sefer esnasında Rasûlullah&#8217;ın (s.a.s.) hanımlarının bindiği develeri süren Enceşe ismindeki hizmetçi bir ara develeri hızlandırınca Efendimiz hanımları kastederek: <strong>“Yavaş ol Ey Enceşe! Camları kırmayasın!” </strong>buyurdu.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p style="text-align: justify">Görüldüğü üzere Peygamberimiz (s.a.s.) kadınların hassas ve narin yaratılışlarını her zaman gözetmiş ve çeşitli benzetmeler yaparak onlara karşı kaba ve sert davranılmamasını öğütlemiştir. Mevzuu bahis olan hadiste de yine doğrudan erkeklere hitap etmekte ve kadınların üzerine varmamaları, bazı kusur ve noksanlıklarını hoş görmeleri hususunda ikaz etmektedir. Zira geride de belirttiğimiz gibi güç ve yetki sahibi olarak bu ikazın muhatabı erkekler olmalıdır. Çünkü kadın ne güç bakımından ne de yetki bakımından kocasını düzeltmeye muktedir değildir. Dolayısıyla buradan erkekler doğru da kadınlar eğri veya erkekler kusursuz da kadınlar kusurlu anlamında bir mana çıkarmak doğru değildir. Zira anne babalar da her zaman yaşları birbirine yakın iki kardeşten büyük olana ikaz ve nasihatte bulunurlar. Bu tavır, aralarında bir ayrım yaptıklarından değildir; büyüğün güçlü olmasından ve kardeşine karşı güç kullanmaya meyilli olmasındandır.</p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam günümüz normlarını esas alarak dini nasları anlamaya çalışmak tutarsız ve çarpık bir din anlayışından başka bir şey sunmaz bize. Unutmamak gerekir ki ne bazı hadisleri inkâr etmenin, ne de ayetleri (mahza günümüz normlarını merkeze alarak) tevil etmenin sonu yoktur. Herhangi bir sorunu da çözmekten uzaktır. Mevzumuz üzerinden örnek verirsek; her halükarda ilk insan erkektir, ilk peygamber erkektir, bütün peygamberler erkektir, halife ve imamlar erkektir, birkaç istisna dışında tarih boyunca idare ve komuta makamında bulunanlar da hep erkekler olmuştur. Dolayısıyla küresel hegemonyanın türedi eşitlik anlayışını esas alan bir insanın neredeyse dini toptan reddetmedikten sonra inkârla teville bir yere varması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify">Onun için insan inancında tutarlı olmalıdır, anlamayabildiği kadar anlamaya çalışmalı, anlayamadığı yerde tevakkuf etmelidir. Yani yorumsuz kalıp, doğrusunu Allah bilir demelidir.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify">Mesut Özbilir</p>
<p style="text-align: justify">14 Recep 1446 / 14 Ocak 2025 /Salı</p>
<hr />
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> el-Hucurât, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Müslim, Birr 34.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> el-Müsned, XXXIII/283; ed-Dârimî, Nikâh 35 [r: 2250]; el-Buhârî, Enbiyâ 1 [r: 3331]; Müslim, Radâ&#8217; 61,62.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> el-Müsned, XV/361;366; XXXV/359; XLIII/395; ed-Dârimî, Nikâh 35 [r: 2251]; el-Buhârî, Nikâh 79 [r: 5184]; Müslim, Radâ&#8217; 60 [r: 1468].</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> en-Nisâ 1.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> en-Nisâ, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru&#8217;l-Kebîr [Dâru İhyâi&#8217;t-Turasi&#8217;l-Arabî, Beyrut, H.1420] IX/478.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> et-Taberî, Câmiʿu’l-beyân [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2005] III/565; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf [Dâru&#8217;l-Hadîs, Kâhire, 2012] I/439; el-Âlûsî, Rûhu&#8217;l-Meânî [Dâru&#8217;l-Hadîs, Kâhire, 2005] IV/541.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Doç. Dr. Asife ÜNAL, Yahudi Geleneğinde Kadının Yaratılışı ve Lilit Efsanesi, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017, cilt: XVII, sayı: 2, s. 103-115.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Enbiyâ, 7.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Yasin, 39.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> el-Müsned, XV/361;366; XXXV/359; XLIII/395; ed-Dârimî, Nikâh 35 [r: 2251]; el-Buhârî, Nikâh 79 [r: 5184]; Müslim, Radâ&#8217; 60 [r: 1468].</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> el-A&#8217;râf, 12.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Müslim, Radâ 61 [r: 1469].</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buhârî, Edeb, 90 [r:6149]; 95 [r: 6161]; Müslim, Fedâil 70 [r:2323].</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/">KADININ YARATILIŞI VE “KABURGA KEMİĞİ” HADİSİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/kadinin-yaratilisi-ve-kaburga-kemigi-hadisinin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;SARHOŞ OLMAYACAK KADAR İÇKİ İÇMEK HARAM DEĞİLDİR&#8221; İDDİASININ TAHLİLİ&#8230;</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2024 18:12:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[alkol]]></category>
		<category><![CDATA[bira içmek]]></category>
		<category><![CDATA[ebu hanife]]></category>
		<category><![CDATA[içki içmek]]></category>
		<category><![CDATA[imamı azam]]></category>
		<category><![CDATA[nebiz]]></category>
		<category><![CDATA[şarap]]></category>
		<category><![CDATA[sarhoş etmeyecek kadar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=576</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlahiyatçı sıfatıyla ekranlara çıkarılan bazı isimlerin zaman zaman dillendirdiği ve belli çevrelerde alıcı bulan aykırı fetvalardan biri de “Şarap dışındaki alkollü içkilerin sarhoş olmayacak kadar içilmesinin haram olmadığı” iddiasıdır. Ebû Hanîfe&#8217;ye nispet edilen ve pek çok klasik kaynağa dayandırılan bu fetvayla alakalı zaman zaman çeşitli sorulara muhatap olmamız sebebiyle gündemimize alarak izah etme ihtiyacı hissettik. ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;SARHOŞ OLMAYACAK KADAR İÇKİ İÇMEK HARAM DEĞİLDİR&#8221; İDDİASININ TAHLİLİ&#8230;"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/">“SARHOŞ OLMAYACAK KADAR İÇKİ İÇMEK HARAM DEĞİLDİR” İDDİASININ TAHLİLİ…</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İlahiyatçı sıfatıyla ekranlara çıkarılan bazı isimlerin zaman zaman dillendirdiği ve belli çevrelerde alıcı bulan aykırı fetvalardan biri de <strong><span class="r-b88u0q">“Şarap dışındaki alkollü içkilerin sarhoş olmayacak kadar içilmesinin haram olmadığı”</span></strong> iddiasıdır. Ebû Hanîfe&#8217;ye nispet edilen ve pek çok klasik kaynağa dayandırılan bu fetvayla alakalı zaman zaman çeşitli sorulara muhatap olmamız sebebiyle gündemimize alarak izah etme ihtiyacı hissettik. Belki İslam Hukuku&#8217;nun en karmaşık ve çetrefilli konularından birini izah sadedinde olduğumu belirterek evvela Allah&#8217;tan muvaffakiyet sonra da siz okurlarımdan muhtemel hatalarımı mazur görmelerini dilerim.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakiki anlamda şarap, Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de “<em><span class="r-36ujnk">hamr</span></em>” kelimesiyle ifade edilmiş olup Hanefîlere göre pişmemiş üzüm suyundan yapılan şaraba denilmektedir. <span class="r-b88u0q">Bunun “</span><em><span class="r-36ujnk r-b88u0q">hamr/şarap</span></em><span class="r-b88u0q">” olduğunda, içilmesinin ve satılmasının haramlığında, helal görenin kâfir olacağında ve içenin had cezasına çarptırılacağında âlimlerimiz müttefiktir.</span> <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(el-Cessâs, Ahkâmu&#8217;l-Kur&#8217;ân [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-îlmiyye, Beyrut, 2020], II/578)</span></em></span> Diğer mezheplere göre hurmadan da bu anlamda şarap yapılmaktadır. Bu noktadaki ihtilafın ve konumuzla doğrudan ilgisi olmayan sair ihtilafların üzerinde durmadan hükmî şarabın izahına geçmek istiyoruz. Zira yazımızın gündemini oluşturan söz konusu fetva, şarap dışındaki bir kısım içeceklerin “<em><span class="r-36ujnk">hükmen şarap</span></em>” kapsamına girmesindeki kıstaslar etrafında şekillenmektedir. Dolayısıyla yazımızın hacmini fazlaca büyütmemek adına sadece bu ihtilaf üzerinden değerlendirmemizi sürdüreceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şarap (hamr) dışında bir de kuru üzüm, kuru hurma, arpa, darı ve bal gibi maddelerden elde edilen “<em><span class="r-36ujnk">nebîz/şıra</span></em>” türleri vardır ki; bunlar da “sarhoş etme” söz konusu olması halinde “<em><span class="r-36ujnk">hükmen şarap</span></em>” sayılırlar. Rasûlullah&#8217;ın (s.a.s.) <strong><span class="r-b88u0q">“Üzümden de şarap olur, hurmadan da şarap olur, baldan da şarap olur, buğdaydan da şarap olur, arpadan da şarap olur.”</span></strong> <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Ebû Dâvûd, Eşribe 4 [r: 3676]) </span></em></span>hadisinde bu isimleri ayrıca sayması, bunların hakiki anlamda şaraptan farklı olduğuna delalet eder. Şayet hakiki anlamda şarap kapsamına girseydi ayrıca zikretmeye ihtiyaç duyulmazdı. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(es-Sehârenfûrî, Bezlü&#8217;l-mechûd, XVI/8.)</span></em></span> Tıpkı <strong><span class="r-b88u0q">“Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir.” </span></strong><span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Buhârî, İsti&#8217;zân 12 [r: 6243], Kader 9 [r: 6612]; Müslim, Kader 20,21)</span></em></span> hadisinde nâmahreme bakmayı, dinlemeyi, konuşmayı zina olarak isimlendirmesi gibi. Nasıl ki bu fiiller hakiki manada zina gibi muamele görmüyorsa hükmen şarap kapsamına giren nebîz türleri de aynı muameleyi görmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span class="r-36ujnk">Nebîz</span>in “<em><span class="r-36ujnk">hükmen şarap</span></em>” kapsamına girmesiyle alakalı cumhur ulema (Hanefîlerden İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imamı r.h.) <strong><span class="r-b88u0q">“nebîz, sarhoş etme vasfı kazandığı zaman artık hükmen şaraptır ve içmek haramdır” </span></strong>görüşündedir. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ise sarhoş etme vasfı kazanmasını dikkate almaksızın <strong><span class="r-b88u0q">“sarhoş olmayacak kadar içmek mubahtır”</span></strong> görüşündedir. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(el-Merğinânî, el-Hidâye [Dârü&#8217;d-dekâk-Dâru&#8217;l-feyhâ, Beyrut-Dimaşk, 2019], IV/316; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr [Dâru’l-ma‘rife, Beyrut, 2018] X/42)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Buradaki ihtilafı anlamak adına öncelikle konuyla alakalı bize fikir verecek rivayetleri zikrederek o dönemi resmetmeye çalışacağız. Daha sonra her iki tarafın da görüşlerini şekillendiren delillere yer verecek ve nihayetinde meseleyi günümüz açısından değerlendirmeye gayret edeceğiz. Bilindiği üzere Arap toplumunda şarap çok yaygındı ve tedricî olarak üç aşama neticesinde bütünüyle haram kılındı. Nebîz türleri ise hem içecek olarak kullanılmak, hem yiyeceklere katık yapılmak hem de sirkeye dönüştürülmek suretiyle <span class="r-b88u0q">pek çok alanda kullanılan bir yaşam malzemesi olduğundan ve mutlak olarak da sarhoş etmediğinden hakikî şarap gibi muamele görmemiştir. </span>Hatta (teyemmüm ayeti nazil olana kadar) su bulunmadığı zamanlarda nebîz ile abdest dahi alınmaktaydı.<span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk"> (Ebû Dâvûd, Tahâret 41 [r: 84];İbn Mâce, Tahâret 37 [r:384]; eş-Şeybânî, Kitâbu&#8217;l-asl [Dârû İbn Hazm, Beyrut, 2012], I/58)</span> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki nebîz; hava sıcaklığına, saklandığı kaplara ve beklediği süreye bağlı olarak sertleşir, sarhoş edici bir vasıf kazanırdı. Bundan mütevellit Peygamberimiz (s.a.s.) ilk zamanlar bazı kaplarda nebîz saklamayı yasaklamış: <strong>“Hurma kütüğünden oyulmuş kabı, ziftli kabı, kabaktan yapılmış kabı, ağzı kesik küpü (şıra saklamak için) kullanmayı yasaklıyorum. Deri kırbadan için ve (içtikten sonra) ağzını bağlayın.”</strong> buyurmuştur. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Ebû Dâvûd, Eşribe 48 [r: 3693])</span></em></span> Ancak daha sonra Ensâr&#8217;ın: “Bu kapları kullanmak bizim için kaçınılmazdır.” demesi üzerine “(Mademki sizin için bu kapları kullanmakta zaruret vardır), o halde kullanabilirsiniz.” buyurmuştur. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Buhârî, Eşribe 8 [r: 5589])</span></em></span> Bu kaplarda nebîz saklamayı yasaklaması hem sarhoş edici vasfın oluşmasında etkili olmalarından hem de tatmadıkça veya koklamadıkça sarhoş edici vasıfta olup olmadığı anlaşılamamasındandır. Deri kırbanın ise şişmesi halinde sarhoş edici vasıf kazandığı anlaşılmaktaydı. Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.s.) kırbanın ağzının bağlanmasını emretmiştir.<span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk"> (es-Sehârenfûrî, Bezlü&#8217;l-mechûd fî halli Ebî Dâvûd [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-îlmiyye, Beyrut, 2007], XV/18.) </span></em></span>Ancak bu tedbir de ifade ettiğimiz gibi mevcut şartlar itibariyle uygulanamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nebîzin sarhoş edici vasıf kazanması, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından bu gibi tedbirlerle aşılmaya çalışıldığı gibi günümüz tabiriyle “son tüketim tarihi” koymak suretiyle de bir önlem alınmıştır. “Bizim üzümlerimiz var onları nasıl değerlendirelim?” diye soran sahâbîye: <strong>“Onları kurutun; sabah kahvaltıda şırasını çıkarıp akşam yemeğinde için, akşam şırasını çıkarınız sabah kahvaltıda için. Şırayı büyük küplere değil, (ince deriden imal edilmiş) su kırbalarına koyarak saklayınız. Zira vakti biraz geciktiği takdirde sirke olur.”</strong> buyurmuştur. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Ebû Dâvûd, Eşribe 48 [r: 3710])</span></em></span> Yani deri kırbada ağzı bağlı olduğu halde biraz vakti geçecek olursa sirkeye dönüşür; ancak büyük küplerde vakti geçecek olsa şarap halini alacaktır. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(es-Sehârenfûrî, Bezlü&#8217;l-mechûd fî halli Ebî Dâvûd [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-îlmiyye, Beyrut, 2007], XVI/26.)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Tabi bu tedbirlerin ancak günlük hayatta -o da kısmen- uygulanabilirliği vardı. Seferde, misafirlikte veya başka bir vesileyle ikram edilmesi halinde ancak tatmak veya koklamak suretiyle sarhoş ediciliği tespit edilebiliyordu. Veda haccı sırasında bir adam Rükn&#8217;ün yanında bulunan Rasûlullah&#8217;a (s.a.s.) bir bardak nebîz ikram etti. Rasûlullah (s.a.s.) bardağı ağzına götürünce sertleştiğini anlayıp geri verdi. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri “Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Bu haram mıdır?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) hemen adamı geri çağırtıp bardağı aldı ve su getirilmesini istedi. Nebîzin içerisine sertliği kırılıncaya kadar su karıştırıp (içti ve) şöyle buyurdu: <strong>“Bu kaplarınızda şerbetleriniz gereğinden fazla bekleyip (sarhoş olmaya sebebiyet verecek kadar) sertleşirse; onu su ile kırın/hafifletin!”</strong> <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Nesâî, Eşribe 48 [r: 5694]; et-Tahâvî, Şerhu Meʿâni&#8217;l-âs̱âr, [Dârû İbn Hazm, Beyrut, 2021], VIII/393.)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu tablodan anlaşılacağı üzere henüz Efendimiz (s.a.s.) hayattayken dahi nebîzin, hükmî şarap kapsamına girip girmemesinde çok belirgin bir kıstas mevcut değildi. Uygulamaların zamanla değişip tutarsızlık arz etmesi; bu bağlamda varid olan rivayetleri farklılaştırmış, bu da pratikte farklı anlayışların vukuuna sebebiyet vermiştir. Bir defasında Hz. Ömer (r.a.) ile birlikte yolculuk eden oruçlu bir adam iftar ettikten sonra Hz. Ömer&#8217;in içinde nebîz bulunan kırbasından içip sarhoş olmuştu. Hz. Ömer kendisine had cezası uygulayınca: “Ben yalnızca senin kırbandan içtim” diye kendisini savunmuş, bunun üzerine Hz. Ömer: <strong>“Ben sana içtiğin için değil, sarhoş olduğun için ceza verdim.”</strong> demiştir. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(İbn Ebî Şeybe, el-Musannef [Dâru künûz-i İşbilya, Riyad, 2015] XV/402; et-Tahâvî, Şerhu Meʿâni&#8217;l-âs̱âr, [Dârû İbn Hazm, Beyrut, 2021], VIII/390; ez-Zeylaî, Nasbu&#8217;r-Râye [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2010] III/534.)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yine bir defasında ise Hz. Ömer (r.a.) namazı kıldırdıktan sonra cemaate dönerek: <strong>“Oğlum Ubeydullah&#8217;tan şarap kokusu aldım, kendisine sordum (kaynatılarak üçte ikisi giderilmiş) <span class="r-36ujnk">tılâ&#8217; </span>içtiğini söyledi, bunu soruşturacağım eğer içmiş olduğu şey sarhoş edici ise ona celde vuracağım.”</strong> dedi. Râvî diyor ki: “(Yaptığı tahkikat neticesinde) Ömer&#8217;i oğluna seksen celde had cezası vurduğunu gördüm.”<span style="font-size: 8pt;"><em> <span class="r-36ujnk">(eş-Şeybânî, el-Muvatta [Dâru&#8217;l-Kalem, Dımeşk, 2020] s.474; Buhârî, Eşribe 10)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Buradan şunu da anlıyoruz ki; Hz. Ömer <span class="r-36ujnk">tılâ&#8217;</span>ı hakiki manada şarap olarak görseydi; oğlunun <span class="r-36ujnk">tılâ&#8217;</span> içtim demesiyle yetinip doğrudan had vurması gerekirdi. Çünkü hakiki şarap sarhoş etsin etmesin her halükârda haramdır ve had gerektirir. Ancak tılâ&#8217;ın hakiki manada şarap değil de sarhoşluk veren bir nebîz türü olduğu kanaatinde olacak ki<span style="font-size: 8pt;"><em> (bkz: <span class="r-36ujnk">eş-Şeybânî, el-Muvatta&#8217; [Dâru&#8217;l-Kalem, Dımeşk, 2020], s. 483</span>)</em></span> sarhoş eden bir kıvamda olup olmadığını tetkik ettikten sonra hükmen şarap kapsamında telakki edip had cezası uygulamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buraya kadar yazdıklarımızı kısaca hatırlayacak olursak; iki türlü şarap vardır:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span class="r-b88u0q">I) Kur&#8217;an nassı ile haramlığı sabit olmuş hakiki şarap</span>:</strong> Bir kimse bunu bir yudum da içse, sarhoş olmasa da haramdır, had cezası vurulur, helal gören kâfir olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span class="r-b88u0q"><strong>II) Cumhûra göre “sarhoş edici vasıf kazanan” Ebû Hanîfe&#8217;ye göre “sarhoş edici miktarda içilen” nebîz türleri:</strong> </span>Bunlar da hükmen şaraptır, içilmesi haramdır, had cezası gerektirir lakin ihtilafa medar olduğu için helal gören kâfir olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu uzunca girizgâhtan sonra Ebû Hanîfe&#8217;nin, Hanefî mezhebinin genel kabulü ve diğer üç mezhebin görüşüyle ihtilaf teşkil eden söz konusu fetvasını değerlendirmeye geçebiliriz. Geride de belirttiğimiz üzere Cumhûr ulema iş bu ikinci grupta yer alan nebîz türlerini de “sarhoş etme vasfı kazandıklarında bir yudum dahi olsa içmek haramdır” görüşündedir. <strong><span class="r-b88u0q">“Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.” </span></strong><span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Ebû Dâvûd, Eşribe 5 [r: 3679]; Tirmizî, Eşribe 3 [r: 1865]) </span></em></span><strong><span class="r-b88u0q">“Sarhoş eden her şey haramdır.”</span></strong> <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Müslim, Eşribe 73-75 [r:2003]; Tirmizî, Eşribe 1 [r: 1861]; 2 [r: 1863])</span> </em></span>hadisleri birer külli kaide olarak merkeze alınmış ve İslam ümmeti bu görüş üzere icma etmiştir. Bugün dahi Hanefî mezhebi dâhil dört mezhebin fetvası bu görüş üzeredir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebû Hanîfe (r.h.) ise:<span style="font-size: 12pt;"><strong> <span class="r-b88u0q">“sarhoş olacak miktarda içmek haramdır”</span></strong></span> demektedir. Yani; sertleşseler (sarhoş etme vasfı kazansalar) dahi sarhoş olmayacak kadar içmek mubahtır, görüşündedir. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(et-Tahâvî, Şerhu Meʿâni&#8217;l-âs̱âr, [Dârû İbn Hazm, Beyrut, 2021], VIII/403.)</span></em></span> İmam et-Tahâvî Ebû Hanîfe&#8217;nin bu görüşüne itiraz sadedinde delil getirilen bazı hadisleri zikrederek şu değerlendirmeyi yapar:</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu Bürde babasından, şöyle dediğini rivayet etti: Rasûlullah (s.a.s.) beni ve Muaz’ı Yemen’e gönderdi. Ben: “Sen bizleri halkının şarabı çok olan bir yere gönderiyorsun”, dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): <strong>“İçin fakat sarhoşluk veren bir şey içmeyin, çünkü sarhoşluk veren her şey haramdır.”</strong> buyurdu. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(Dârimî, Eşribe 8 [r: 2125]; Nesâî, Eşribe 23 [r: 5596])</span></em></span> Rasûlullah&#8217;ın (s.a.s.), “İçin fakat sarhoşluk veren bir şey içmeyin” buyurması şuna delalet eder; bu nevi içkilerden sarhoşluk verecek kadarın hükmü, sarhoşluk vermeyecek kadarın hükmünden farklıdır. Bu da <strong>“Sarhoşluk veren her şey haramdır”</strong> sözünün “sarhoşluk verecek miktarı”nın hakkında olduğunun, o türün aynı/bizzat kendisi hakkında olmadığının delilidir.<span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk"> (et-Tahâvî, Şerhu Meʿâni&#8217;l-âs̱âr, [Dârû İbn Hazm, Beyrut, 2021], VIII/396.)</span> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;">İmam et-Tahâvî&#8217;nin buradaki yaklaşımı şudur; şayet sarhoş etme vasfı kazanan nebîzin “ayn”ı haram olsaydı, su ile kırarak da içmek mubah olmazdı, oysaki Rasûlullah (s.a.s.) “sarhoş etme vasfı kazanmış” sert nebîzi su ile kırarak içmiş, içilebileceğini de beyan etmiştir. Öyleyse burada haram olan, vasıf/ayn değil kişinin onu “sarhoş olacak miktarda” içmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hanefî fakihlerinden Ebû Bekir el-Cessâs ise şu yorumu yapıyor: <strong>“Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.”</strong> gibi rivayetlerin manası; (hakiki) şarap dışındaki içeceklerin sarhoşluk vermeleri halinde haram olduğu şeklindedir. Çünkü diğer içeceklerin (hakiki) şarap olmadığını bildiren rivayetler olup bu konuda icma vardır. Nitekim aralarında Hz. Ömer, Abdullah b. Mesud, Ebu Derda, Büreyde ve başkalarının da (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu seleften bir topluluğun sertleşmiş (sarhoş etme vasfı kazanmış) hurma nebîzi içtiklerine dair mütevatir haberler varittir. <span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(el-Cessâs, Ahkâmu&#8217;l-Kur&#8217;ân [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-îlmiyye, Beyrut, 2020], II/580)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Ebû Hanîfe&#8217;nin vardığı neticedeki temel perspektif Hz. Ömer&#8217;den İbn Mes&#8217;ûd&#8217;a (Allah hepsinden razı olsun) ashabın önde gelenlerinin dahi sertleşmiş/sarhoş edici vasıf kazanmış nebîz türlerini içtiklerinin sabit olmasıdır. Zira onun şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Bana dünyayı da verseler bunların haram olduklarına dair fetva vermem; çünkü bunun zımnında sahabenin bir kısmını fasıklık ile itham etmek vardır. Ama bana dünyayı da verseler bunları içmem; zira bunları içmekte bir zaruret yoktur.”<span style="font-size: 8pt;"><em> <span class="r-36ujnk">(İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr [Dâru’l-ma‘rife, Beyrut, 2018] X/39; el-Kandehlevî, Evcezü&#8217;l-Mesâlik [el-Mektebetü&#8217;l-vahîdiyye, Peşâver-Pakistan, t.y.] XV/490)</span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla -aşağıda açıklayacağımız üzere- son tahlilde Ebû Hanîfe&#8217;nin görüşü de bizim açımızdan diğerlerinden farklı değildir. O sadece, süreci dikkate almak ve sahabenin amelini merkeze koymak suretiyle vakıayı yorumlamıştır. Zira nebîzi hükmen şarap kapsamında değerlendirmek için “<span class="r-b88u0q">sarhoş etme vasfı</span>”nın mı yoksa “<span class="r-b88u0q">sarhoş edecek miktar</span>”ın mı belirleyici olduğu çok açık olmayıp sahabenin bir kısmının da meseleye Ebû Hanîfe gibi baktığı aşikârdır. Diğer imamlarımız ise gelişen süreçten bağımsız olarak varit olan külli kaide niteliğindeki ölçütleri (çoğu sarhoş edenin azı da haramdır) merkeze alarak hüküm vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada gözden kaçırılmaması gereken çok ince bir nokta vardır ki o da şudur: eğlence ve sefahat maksadıyla üretilmiş hakiki anlamda şarabın dahi haram kılınması tedricen üç aşamada gerçekleştiyse, <span style="text-decoration: underline;">o dönem için yaşam malzemesi niteliği taşıyan</span> nebîz türlerinin biraz daha geniş bir zaman dilimine yayılarak esnek bir zeminde değerlendirilmesinde şaşılacak bir vaziyet yoktur. İşte geride resmetmeye çalıştığımız bu sürecin zorunlu bir neticesi olarak sahabenin farklı yaklaşımları, nebîz türlerinin hükmen şarap kapsamına sokulmasında tek bir kıstas ortaya koymaya imkân vermemiş ve iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Ebû Hanîfe&#8217;nin bu fetvasını henüz taşların yerine oturmadığı sahabe devrine has kılmak, bu içeceklerin bir yaşam malzemesi hüviyeti taşımadığı sonraki dönemler için ise cumhurun görüşünü merkeze almak bizim açımızdan meseleyi fevkalade bir surette çözmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada bir şeyin altını kalın çizgilerle çizmek istiyoruz. Ebû Hanîfe&#8217;nin bu görüşü; bugün bizim simit-poğaça veya peynir-ekmeğe katık ettiğimiz çay gibi, yemeği hazmetmek için içtiğimiz soda gibi o toplumun yaşam malzemesi olan; gıda, tedavi vb. saiklerle kullanılan şıra/nebîz türleri hakkındadır.<span class="r-b88u0q"> Lehv/eğlence ve tarab/ hüznü hafifletmek veya neşelenmek </span><span style="font-size: 8pt;"><em>(<span class="r-36ujnk">Muhtâru&#8217;s-Sıhâh</span>, t-r-b)</em></span> <span class="r-b88u0q">maksadıyla içilmeleri halinde az da olsa Ebû Hanîfe&#8217;ye göre de içilmeleri helal olmayıp azı da çoğu da ittifakla haramdır. </span><span style="font-size: 8pt;"><em><span class="r-36ujnk">(el-Merğinânî, el-Hidâye [Dârü&#8217;d-dekâk-Dâru&#8217;l-feyhâ, Beyrut-Dimaşk, 2019], IV/316; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr [Dâru’l-ma‘rife, Beyrut, 2018] X/39)</span></em></span> Bugün Ebû Hanîfe&#8217;ye nispet edilen fetvayı temel alsak bile günümüzde “alkollü içkiler” adı altında üretilen; bira, rakı, votka vb. içkileri sarhoş olmayacak kadar içmeyi mubah kılacak bir zemin oluşmamaktadır. Zira bunlar lehv ve tarab maksadıyla üretilmiş olup/içiliyor olup zaten bu fetvanın kapsamı dışındadır. Ve dahi insan için bunları içmekte de ne gıda ne tedavi anlamında herhangi bir zaruret söz konusu olmadığı gibi “bütün kötülüklerin anası” olma misyonunu açık bir biçimde ifa etmekte; her türlü fısk, fücur, cinayet vb. menfur fiillerin baş aktörü olmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebû Hanîfe&#8217;nin söz konusu fetvası bugüne taşınacaksa sanayi ve zanaat alanında tinerle, tıp alanında alkolle muhatap olunan durumlar için gündeme getirilebilir. Kapalı alanda uzun süre tabancayla selülozik vernik uygulayan bir boyacı için “sarhoş etme vasfı” değil “sarhoş olmayacak miktarı” dikkate alınır. Zira selülozik vernikte sarhoş etme vasfı bulunduğu ve o havayı teneffüs etmenin sarhoş edeceği açıktır. Dolaysıyla bunda insanlar için bir zaruret var ise zemine uygularken sarhoş olmayacak miktarda teneffüs edilmesinde bir beis yoktur. (Ben 16-17 yaşlarımda iken bu işte çalıştım; kapalı alanda uzun süre çalıştığımız zamanlar tam anlamıyla sarhoş olurduk) Keza tıbbî anlamda kullanılan herhangi bir ilaç, alkollü olması hasebiyle sarhoş etme vasfı taşıyabilir ancak bunu kullanmakta zaruret var ise sarhoş etmeyecek kadarını içmekte beis olmaz denilebilir. Zaten ilaçtaki miktar da (anestezi değilse) sarhoş etmeyecek kadardır. Hayat, önümüzdeki süreçte bunun benzer örneklerini de karşımıza çıkarabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak örneklerini verdiğimiz üzere insanlar için yaşam malzemesi niteliği taşıyan veya zaruret ifade eden alkollü maddelerin kullanımında (boya, ilaç vb.) Ebû Hanîfe&#8217;nin fetvası esastır; ancak “<em>lehv</em>” ve “<em>tarab</em>” yani eğlenme ve hüznü giderme maksadıyla içilen/üretilen içki ve maddelerin kullanımında cumhurun görüşü esastır. Yani <strong>çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.</strong> Öyleyse boyacının teneffüs ettiği tinerin sarhoş etmeyecek kadarı mubah iken, köprü altında tiner çekenin teneffüs ettiği bir nefes dahi haramdır.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><span class="r-b88u0q">Mesele neden bu kadar karışık?</span></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Dini hükümlerin bir kısmı 23 senelik vahiy sürecinde sonuca bağlanmışken, bazısı külli kaideler konularak çok daha uzun bir sürece yayılmıştır. Kölelik/cariyelik ahkâmı bunun tipik bir misalidir. İslam hürriyeti esas alan külli kaideyi koymuş, köle azadını her anlamda teşvik etmiş ama getirdiği hukuki düzenlemelerle birlikte insanlığın ihtiyaç duyduğu müddetçe köle ve cariyelik müessesesine müsaade etmiştir. Neticede kölelik misyonunu yitirince de ortadan kalkmıştır. Dönem insanı için yaşam malzemesi anlamı taşıyan nebîz türleri için müsamahalı davranılmış ama vaz edilen külli kaideler zamanla sarhoş eden her şeye karşı tavır alınmasını, çok zaruri değilse yaşam malzemesi olarak kullanılmamasını temin etmiş ve neticede İslam toplumundan tamamen soyutlanması mümkün olmuştur. Nitekim bu metotla hareket etmeyen Amerika Birleşik Devletleri 1920-1933 yılları arasında uyguladığı alkollü içki yasağını sürdüremediği gibi ağır faturalar ödeyerek geri adım atmak durumunda kalmıştır.</p>
<p>Mesut Özbilir</p>
<p>23 Rebîülâhir 1446 / 26 Ekim 2024 / Cumartesi</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/">“SARHOŞ OLMAYACAK KADAR İÇKİ İÇMEK HARAM DEĞİLDİR” İDDİASININ TAHLİLİ…</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/sarhos-olmayacak-kadar-icki-icmek-haram-degildir-iddiasinin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM VE RUHBANLIK</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=islam-ve-ruhbanlik</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Oct 2024 17:52:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[çile]]></category>
		<category><![CDATA[çilehane]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[inziva]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda ruhbanlık]]></category>
		<category><![CDATA[itikaf]]></category>
		<category><![CDATA[ruhbanlık]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=560</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tasavvufa son derece sığ ve sathi düzeyde yaklaşan belli çevrelerin temcit pilavı gibi önümüze koyduğu bir slogan da: “İslâm&#8217;da ruhbanlık yoktur!” söylemidir. Sûfîlere hücum etmek maksadıyla elverişli bir argüman olarak görülen bu söylemin altının ne kadar dolu olduğunu görmek üzere bir tahlil yapma ihtiyacı hissettim. Zira bu gibi sloganlarla bütün meseleleri üstün körü çözmek gibi ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "İSLAM VE RUHBANLIK"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/">İSLAM VE RUHBANLIK</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="css-175oi2r">
<div class="css-175oi2r r-a1ub67">
<div id="id__qyg3qv5k63" class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3"> Tasavvufa son derece sığ ve sathi düzeyde yaklaşan belli çevrelerin temcit pilavı gibi önümüze koyduğu bir slogan da: <em><strong><span class="r-b88u0q r-36ujnk">“İslâm&#8217;da ruhbanlık yoktur!”</span></strong></em> söylemidir. Sûfîlere hücum etmek maksadıyla elverişli bir argüman olarak görülen bu söylemin altının ne kadar dolu olduğunu görmek üzere bir tahlil yapma ihtiyacı hissettim. Zira bu gibi sloganlarla bütün meseleleri üstün körü çözmek gibi bir konfor alanı var ve ben bundan rahatsızlık duyuyorum. </span></div>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Öncelikle “<em><span class="r-36ujnk r-b88u0q">ruhbanlık</span></em>” kavramını ele alarak incelememize başlayalım. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de konuyla ilgili şöyle buyurulmaktadır: <strong><span class="r-b88u0q">“(Hristiyanların) Kendilerinin icat ettikleri &#8216;</span><em><span class="r-b88u0q r-36ujnk">ruhbanlık</span></em><span class="r-b88u0q"><em>&#8216;a</em> gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” </span></strong>(el-Hadîd, 27) </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Ayet-i kerîme&#8217;de geçen “<em><span class="r-b88u0q r-36ujnk">ruhbanlık</span></em>” ifadesi, Hz. İsa&#8217;nın vefatından sonra zalim kralların baskı ve zulmüne maruz kalan bazı Hristiyanların dinlerini muhafaza etmek maksadıyla dağlara çekilip yeme içme ve evlenmeyi terk etmek, kaba elbiseler giymek ve mağaralarda bütünüyle ibadete yönelmek suretiyle sürdürdükleri meşakkatli yaşam tarzını ifade eder. <em>(<span class="r-36ujnk">ez-Zemahşerî, el-Keşşâf [Dâru&#8217;l-hadîs, Kâhire, 2012], IV/337; el-Kurtubî, el-Câmî li-ahkâmi&#8217;l-Kur&#8217;ân [Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-mısriyye, Kâhire, 1964], XVII/263.</span>) </em></span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Ayetten anlaşıldığına göre Allahu Teâlâ ihdas ettikleri bu yaşam tarzını zemmetmeyip riayet edenlerin de mükâfatlarını vermiştir; ancak İslam ümmeti için “bu haliyle” bir ruhban hayatı yasaklanmış, bu gibi tavırlar sergileyen bazı sahâbîler Rasûlullah (s.a.s.) tarafından şu sözlerle ikaz edilmiştir: <strong><span class="r-b88u0q">“Ben bazı günler oruç tutuyorum bazı günler ise tutmuyorum, gecenin bir kısmında ibadet ediyorum, bir kısmında ise uyuyorum, et yiyorum, kadınlarla da evleniyorum; şu halde kim benim sünnetime aykırı davranırsa benden değildir!”</span></strong> (<em><span class="r-36ujnk">Buhârî, Nikâḥ 1 [r: 5063]; Müslim, Nikâḥ 5 [r: 1401]</span></em>) </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">İslam ümmeti içerisinde bu konu hakkında bir ihtilaf vaki olmadığı gibi <span class="r-36ujnk">ruhbanlık</span>la maruf bir fırka da bilmiyoruz. <span class="r-b88u0q">Tasavvuf ehlinin ruhbanlıkla itham edilmesi ise tam anlamıyla bühtandır.</span> Sûfîler arasında evlenmemek gibi bir yaklaşım asla bulunmadığı gibi pek çoğu ticaret ve zanaat erbabı olup meslekleriyle maruftur; Somuncu Baba, Terzi Baba, Ali Rıza Bezzâz (kumaş tüccarı) vs&#8230; Keza sûfiler arasında medrese faaliyetleri yürütenler olduğu gibi Ahî Evrân gibi iktisadî hayatı düzenleyen Ahîlik Teşkilatının Anadolu’da kurulup gelişmesine öncülük eden içtimâî örnekleri de mevcuttur. </span><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3"> Dolayısıyla tasavvufun ruhbanlıkla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Bilakis tasavvufta asıl ve esas olan <em><strong><span class="r-36ujnk r-b88u0q">“Halk içinde Hakk ile beraber olabilmek”</span></strong></em>tir. Yani sosyal hayatın içinde bulunmakla birlikte Allah&#8217;tan gafil olmama hali kazanabilmektir. İşte bu hali elde edebilmek maksadıyla belli bir eğitim süreci geliştirilmiştir ki bunun bir halkası da -Musa (a.s)&#8217;ın kavminden ayrılarak Tur dağına çıkmasından mülhem- 40 günlük halvettir. Halk arasında bu eğitime “<em><span class="r-36ujnk">çile</span></em>” denilir ki Farsça kökenli bir sözcük olup; kırk (çihil) manasına gelir. <em>(<span class="r-36ujnk">Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü,[Kabalcı Yayınları İstanbul, 2002] s.102</span>)</em> </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Bilindiği üzere Hz. Peygamber de İslâm öncesinde sık sık azığını alarak Hira mağarasında inzivaya çekilirdi. Aynı şekilde İslam sonrasında da Ramazan ayında girdiği 10 günlük itikâfla bir müddet sosyal hayattan soyutlanıp tamamen ibadete yönelmiştir. Dolayısıyla tasavvufun kısa bir süreliğine “<em><span class="r-36ujnk">halvet, uzlet, riyazet, inziva, çile</span></em>” vb. isimlerle anılan uygulamalarının dine aykırı bir tarafı yoktur. Bir takım uzak doğu dinlerinde ve mistik inançlarda da benzer ritüellerin bulunması bunu tek başına gayri meşru kılabilecek bir etken değildir. Zira namaz, oruç, kurban, adak, sadaka vb. pek çok ibadet de farklı dinler arasında müşterektir. <span class="r-b88u0q">Nihayetinde batıl dinler de hak dinlerin tahrif edilmesi suretiyle ortaya çıkmış ve pek çok uygulamayı benzer biçimde devam ettirmişlerdir. </span>Mekke müşriklerinin inançlarına da baksak pek çok noktada Hz. İbrahim&#8217;in dininin izlerini görürüz. İki put diktikleri Safa ve Merve arasındaki <span class="r-36ujnk"><em>sa&#8217;y</em> </span>ibadeti bunun misallerinden sadece biridir. (Bkz: el-Bakara, 158) </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Evet, insanın ruhen ve bedenen kendisini eğitmek için inzivaya çekilmesi Şamanizm, Taoizm, Manihaizm, Budizm gibi batıl dinlerde de bulunmaktadır. Psikiyatrist yazar Stanislav Grof ilkel ve uygar toplumlarda din ve inziva/çile olgusunun psikolojik yönlerini incelemiş ve <span class="r-b88u0q">ilkel kabilelerden tutun da dört büyük dine kadar her inanışta inziva/çile kavramının bulunduğunu belirtmiştir.</span> (<em><span class="r-36ujnk">Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, 2016/77, s.179</span></em>) Dolayısıyla gerek Hz. Musa&#8217;nın (a.s.) Tur Dağı&#8217;nda, gerekse Hz. Peygamberin (s.a.s.) Nur Dağı&#8217;nda halktan ve hayattan soyutlanarak ibadete yönelmiş olmaları bunun İslam öncesi dönemlerde de zaten var olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Rasûlulullah (s.a.s.) Hindistan&#8217;a gitmediğine ve Hindulardan ilham almadığına göre (haşa) Hindu tapınaklarında iz sürmenin bir anlamı olmasa gerek. Böyle bir yöneliş Peygamberlerin hayatında da vardır! </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Tabi buraya kadar vermiş olduğumuz bilgiler olağan hayat şartları dâhilindedir. Ne var ki dünyanın zaman zaman sürüklendiği fetret devri kabilinden olağan dışı süreçleri de olmuştur. Buna dair Huzeyfe b Yemân (r.a) Efendimizden şunu naklediyor: “Rasûlullah (s.a.s)&#8217;a herkes hayırdan sorardı ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla şerden sorardım. (Bir gün): <span class="r-b88u0q">“Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Biz cahiliye devrinde şer içerisindeydik. Allah bize bu hayrı (İslâm&#8217;ı) nasip etti. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?”</span> diye sordum. <span class="r-b88u0q">“Evet, var!”</span> buyurdular. Ben tekrar: <span class="r-b88u0q">“Peki bu şerden sonra hayır var mı?”</span> dedim. <span class="r-b88u0q">“Evet var! Fakat onda duman (bulanıklık) da var” </span>buyurdular. Ben: <span class="r-b88u0q">“Duman da ne?”</span> dedim. <span class="r-b88u0q">“Bir topluluk var ki; sünnetimden başka bir sünnet edinir, hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun”</span> buyurdular. Ben tekrar: “Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?” diye sordum. <span class="r-b88u0q">“Evet! Cehennem kapısına çağıran davetçiler var; kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar”</span> buyurdular. Ben: <span class="r-b88u0q">“Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?”</span> dedim. <span class="r-b88u0q">“Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma.”</span> buyurdular.<span class="r-b88u0q"> “O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?”</span> dedim. <strong><span class="r-b88u0q">“O takdirde bütün fırkaları terk et (ve kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş olsan bile, ölüm sana gelinceye kadar öylece kal (aralarına katılma)!” </span></strong>buyurdular. (<em><span class="r-36ujnk">Buhârî, Fiten 11 [r: 6673], Menakıb 25 [r: 3606]; Müslim, İmaret 51 [r: 1847]; vd</span>.</em>) </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Rasûllah&#8217;ın (s.a.s) vefatından hemen sonra vukua gelen Ridde (dinden dönme) hadiseleri başta olmak üzere gerek Emevîler dönemindeki bazı iç karışıklıklar gerekse de tarih boyunca zaman zaman yaşanan fetret dönemleri bu hadisin tecelli ettiğini düşündürmüştür. Tasavvufun ve zühd hayatının İslâm tarihinde ilk olarak öne çıkması da bahusus Emevîler dönemindeki çalkantılı süreçlerde olmuştur. Dolayısıyla İslâm ümmeti için de belli dönemlerde bu hadisin muktezasınca amel etmeyi gerektirecek durumlar olmuştur, olacaktır. (Allah muhafaza buyursun) Onun için ruhbanlık mutat anlamda reddedilmişse de kişinin birey olarak altından kalkamayacağı ve dinini muhafaza etmek için toplumdan uzaklaşmak dışında bir yol bulamayacağı hallerde buna açık bir kapı bırakılmıştır. </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Hâsılı kelam; İslam ümmeti içinde sanki birileri sosyal hayattan, cemaatten, evlilikten vs. kendisini soyutlamış, bir köşeye çekilip ruhban hayatı yaşıyormuş gibi <em><span class="r-b88u0q r-36ujnk">“İslam&#8217;da ruhbanlık yoktur!”</span></em> vurgusu yapılması; ehli tasavvufa hücum etmek için kullanılagelen ve hiçbir tabanı olmayan “kasıtlı” bir slogandır. İslâm&#8217;ın ruhbanlık diye bir gündemi yoktur, olmamıştır. Ne yazık ki Tasavvufun nefis terbiyesine yönelik tertip ettiği eğitim sürecinin bazı <span class="r-b88u0q">aşama</span>larını genele hamletmek, <span class="r-b88u0q">araç olanları amaç olarak görmek</span> belli kesimlerin aşamadığı bir tavırdır. </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<blockquote>
<div class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><strong><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3"><span class="r-b88u0q">Söz buraya gelmişken biz bugün buradan hayatımıza ne katabiliriz?</span> </span></strong></div>
</blockquote>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<div class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">İtikâfı biz daha çok Ramazan ayına mahsus olan vacip kısmını biliyoruz; ancak <span class="r-b88u0q">nafile bir ibadet olarak da itikâfa girilebileceği</span> imamlarımız tarafından beyan edilmiştir. <span class="r-b88u0q">Nâfile olan itikâf için oruç tutmak şart olmayıp</span>; en az müddeti Ebû Yûsuf&#8217;a göre günün yarısından fazlasıdır, <span class="r-b88u0q">İmam Muhammed&#8217;e göre ise bir an dahi durmak itikâf için yeterli olur. </span>Camide itikâfa girmek erkeklere mahsus olup kadınlar evlerinin mescidinde, eğer mescitleri yoksa namaz kılmak üzere belirledikleri bir yerinde itikâfta bulunabilirler. <em>(<span class="r-36ujnk">el-Merğinânî, el-Hidâye [Dârü&#8217;d-dekâik-Dâru&#8217;l-feyhâ, Beyrut-Dimaşk, 2019], 1/585-586; Alî el-Kārî, Fethu bâbi&#8217;l-&#8216;înâye [Dâru&#8217;s-Sultân, İstanbul, 2022] 2/185-186</span>)</em>. </span></div>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Günümüzde hem manasını yitirip şekillere indirgediğimiz ibadetlerimize ihlas kazandırmak hem de ekranlar ve beton duvarlar arasına sıkışan hayatımızı bir mescidin münzevi havasıyla rahatlatmak için zaman zaman bir kaç saat de olsa itikâfta kalmayı son derece önemli görüyorum. Konfor ve haz odaklı yaşam tarzımızın nefsimizi azgınlaştırdığı ve ciddi bir tatminsizlik yaşadığımız aşikârdır. Her şeyimiz olsa da olmayanların arzusu, güvende olsak da muhtemel bir tehlike kaygısı, gün be gün devleşen egolarımızın zorbalığı değirmen taşı gibi biteviye zihinlerimizde dönmekte; yaşamımızı da ibadetlerimizi de olumsuz anlamda etkilemektedir. </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Onun için bireylerin -hatta devletlerin bile- çaresiz kaldığı bu amansız sürükleniş karşısında bizi himaye edecek yegâne yerler Hîrâ&#8217;lardır… Günlük ibadetlerimiz dışında mutlaka <span class="r-b88u0q">seccade üzerinde en az 30-40 dk.</span> geçirilmesini tavsiye ederim. Loş ve sessiz bir mekânda baş gözümüz kapalı, gönül gözümüz açık; Peygamber mescidinde, âlimlerin meclislerinde bulunduğumuzu tahayyül ederek; telefondan, televizyondan, dünden, bugünden, yarından sarfı nazar ederek, dünyalık her şeyden izole olup, ruhumuza bir teneffüs vermeye ve biraz Rabbimizle baş başa kalmaya ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Düzenli olarak biraz tefekkür, biraz zikir ile meşgul olmayı vird haline getirmeli <strong><span class="r-b88u0q">“kalplerin ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşacağını” </span></strong>(Ra&#8217;d, 28) unutmamalıyız. </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Zikir ve tefekkür konularını hususi olarak yazacağım inşallah; ancak şimdilik <span class="r-b88u0q">Peygamberimizin (s.a.s.) tavsiye ettiği günlük zikir ve dualardan </span>derlediğim (benim de mümkün mertebe riayet ettiğim) çalışmamı sizinle paylaşarak sözlerimi nihayetlendiriyorum&#8230; Selâm, hidayete tabi olanlara&#8230; </span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span style="text-decoration: underline"><strong><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">ZİKİRLER</span></strong></span></p>
<p><a href="https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimizin-s-a-s-tavsiye-ettigi-zikirler/">https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimizin-s-a-s-tavsiye-ettigi-zikirler/</a></p>
<p class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><span style="text-decoration: underline"><strong><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">DUALAR:</span></strong></span></p>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"><a href="https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimizin-s-a-s-dilinden-dualar/">https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimizin-s-a-s-dilinden-dualar/</a></div>
<div dir="auto" lang="tr" data-testid="tweetText"></div>
<div class="css-146c3p1 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-37j5jr r-ubezar r-16dba41 r-bnwqim r-7ptqe7" dir="auto" lang="tr" style="text-align: justify" data-testid="tweetText"><strong><span class="css-1jxf684 r-bcqeeo r-1ttztb7 r-qvutc0 r-poiln3">Her iki dosyayı da pdf formatında <a href="https://t.me/+KGpeu3HtnLE2YmU8">Telegram kanalım</a> dan temin edip çıktı alabilirsiniz.</span></strong></div>
</div>
</div><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/">İSLAM VE RUHBANLIK</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/islam-ve-ruhbanlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR&#8217;ÂN&#8217;DA AİLE REİSLİĞİ: KAVVAM ERKEK</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Sep 2024 20:07:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Paylaşımları]]></category>
		<category><![CDATA[aile reisi]]></category>
		<category><![CDATA[erkek kadından üstündür]]></category>
		<category><![CDATA[kavvam]]></category>
		<category><![CDATA[kavvam erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kocaya itaat]]></category>
		<category><![CDATA[nisa 34]]></category>
		<category><![CDATA[saliha kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=541</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazımda, çoğunlukla önüme düşen bir paylaşım karşısında tepkisel reflekslerle ve çoğu kere de kadınların nefsine ağır gelebilecek ifadelerle üstün körü yazdığım “erkeğin kadından üstünlüğü” ve “kavvâm”lık meselesini biraz daha tafsilatlı bir biçimde izaha çalışacağım. Yoğunlukla kadın özelinde ele alınan “kavvâm” kavramı, İslâm&#8217;ın yüklediği kocalık ve babalık sorumluluklarını reddetmeye itilen günümüz erkekleri için de vurgulanmayı ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "KUR&#8217;ÂN&#8217;DA AİLE REİSLİĞİ: KAVVAM ERKEK"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/">KUR’ÂN’DA AİLE REİSLİĞİ: KAVVAM ERKEK</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Bu yazımda, çoğunlukla önüme düşen bir paylaşım karşısında tepkisel reflekslerle ve çoğu kere de kadınların nefsine ağır gelebilecek ifadelerle üstün körü yazdığım “erkeğin kadından üstünlüğü” ve “kavvâm”lık meselesini biraz daha tafsilatlı bir biçimde izaha çalışacağım. Yoğunlukla kadın özelinde ele alınan “kavvâm” kavramı, İslâm&#8217;ın yüklediği kocalık ve babalık sorumluluklarını reddetmeye itilen günümüz erkekleri için de vurgulanmayı ve açıklanmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla yazımızın kadınlara hitap eden ve sadece onları ilgilendiren bir muhtevaya sahip olmadığını belirtmek isterim. Kadın erkek her Müslümanın dikkatle okumasını ve <span style="text-decoration: underline">“eşitlik ve özgürlük” kıskacında değil “adalet ve kulluk” bağlamında tefekkür etmesini ümit ederim.</span></p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle konuyu şekillendiren Nisâ Sûresi&#8217;nin 34. ayetinin mealini verelim: <strong>“Allah&#8217;ın insanlardan bazısını bazısına üstün kılması ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır…”</strong><a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify">Ayet-i kerimede geçen “kavvâm” kelimesi meallerde genellikle  “yönetici ve koruyucu” olarak yer aldığı için biz de buna sadık kaldık. Ancak burada “kavvâm” kavramını teşkil eden; iki “v”den birini “yönetmek”, ikincisini “sorumlu olmak” şeklinde kodlayarak ifade etmenin hem daha anlaşılır hem de istismara daha kapalı olacağı kanaatindeyiz. Zira günümüzde müfrit çevrelerce sadece “yönetmek” veya sadece “sorumlu olmak” yönü üzerinden ele alınarak anlam bütünlüğünün bozulduğunu ve bu kavramın yıpratıldığını müşahede etmekteyiz. Tafsilatını daha sonraya bırakarak üstünlük bağlamında nazil olan ikinci ayet-i kerimenin mealini verelim:</p>
<p style="text-align: justify"><strong>“…Kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.”</strong><a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p style="text-align: justify">Bu iki ayet-i kerimede ifade edilen ve sürekli tartışmalara sebep olan üstünlük meselesini birkaç açıdan tahlil etmek istiyoruz:</p>
<p><strong>I)Üstünlüğün Mahiyeti</strong></p>
<p style="text-align: justify">Malum olduğu üzere Allah Teâlâ, üstünlük noktasında kadın erkek, zengin fakir, Arap acem, zenci beyaz demeden bütün insanları ihtiva eden bir kıstas ortaya koymuştur: <strong>“Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”</strong><a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>  Yani Allah&#8217;ın emir ve yasaklarına uyma noktasında en titiz davrananızdır. İnsanlar zenginlik, makam, mevki, nesep vb. durumları itibariyle dünyada birbirlerine karşı göreceli bir üstünlüğe sahiptirler. Sadece kadın erkek arasında değil erkekler arasında veya kadınlar arasında da bir üstünlük farkı vardır; kimi erkekler kimi erkeklerden, kimi kadınlar da kimi kadınlardan üstündür. Keza erkeklerin kadınlara nazaran üstün oldukları hususiyetleri olduğu gibi kadınlarında erkeklere nazaran üstün oldukları hususiyetleri vardır. Ancak “insan ve kul” olma noktasında Allah katında yegâne ölçü takvadır. O ki Peygamberin oğlunu cehenneme (Hz. Nûh&#8217;un oğlu), Firavunun karısını (Hz. Âsiye) cennete götürecek kadar adil ve hassas bir ölçüdür. Dolayısıyla kadın erkek arasındaki üstünlük de dünyevî bir pozisyon itibariyle, belli bir alana münhasır “göreceli bir üstünlüktür”. Bir örnekle açıklayacak olursak; mesela Allah, Hz. Aişe&#8217;yi (r.anha) diriltse ve bugün aramızda bulunsa tartışmasız yeryüzünde yaşayan bütün erkeklerden üstündür, ama herhangi bir caminin mihrabına geçip erkeklere namaz kıldıramaz, hutbe okuyamaz, ümmetin başına geçip halife olamaz. İşte “göreceli üstünlük” şeklinde tabir ettiğimiz durum budur; söz gelimi Hz. Aişe camideki bütün erkeklerden üstün olduğu halde bu üstünlüğü cemaate nazaran üst pozisyonda olan imamlık vazifesini ifaya kifayet etmiyor. Bunun gibi aile içerisinde de kocanın karısına nazaran göreceli bir üstünlüğü vardır. Ve bu görece vasıflar kocayı aile reisliğini ifaya daha elverişli kıldığı için “kavvâm”lık kendisine tevdi edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Aslında reislik/emirlik/liderlik sadece aileye münhasır olmayıp, İslam&#8217;ın her alanda vaz ettiği umumi bir kanundur. Şöyle ki; Rasûlullah (s.a.s.) <strong>“Üç kişi yolculuğa çıktıkları vakit, aralarından birini emir/başkan seçsinler”</strong><a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> buyurmuştur. Bir başka hadisinde ise: <strong>“Dünyanın ücra bir köşesinde de olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz”</strong><a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> buyurmaktadır. Bunun gibi ailenin de bir reisi olması gerektiğini vaz eden İslâm&#8217;dır. Bugün söylendiği gibi ataerkil gelenekle bir ilgisi yoktur. Bilakis geleneğimizi şekillendiren de Allah&#8217;ın koyduğu iş bu yasalardır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) bununla ilgili şöyle buyurmuştur: <strong>“Hepiniz birer çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden/yönettiklerinizden sorumlusunuz. Devlet başkanı bir çobandır ve yönettiği insanlardan sorumludur. Koca bir çobandır ve o da ev halkından sorumludur. Kadın da kocasının evi ve çocukları üzerinde bir çobandır; o da bunlardan sorumludur…”</strong><a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p style="text-align: justify">İşte ataerkil denilerek sürekli örselenen örf ve geleneğimiz, zikrettiğimiz ayet ve hadislerden teşekkül eden fıkhî hükümlere binaen  &#8220;kavvâm&#8221;lık tabiriyle ailenin reisliğini kocaya tevdi etmiştir.</p>
<p><strong>II) Üstünlüğün Gerekçeleri</strong></p>
<p style="text-align: justify">Burada “neden kadın değil de erkek” şeklinde bir soru akla gelebilir. Bunun hem insanın fıtratı hem de dünyanın gerçekleriyle alakalı bir durum olduğu açıktır. Yaratılan ilk insan erkektir, Peygamberler erkektir, birkaç istisna dışında tarih boyunca da idare ve komuta makamında bulunanlar hep erkekler olmuştur. Erkek, fizyolojik ve psikolojik olarak kadına göre daha güçlüdür; evi ve aileyi temsilen her türlü zorluğun üstesinden gelmeye daha müsaittir. Bu açıdan üzerinde çokça kelam etmeye ihtiyaç duymamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Naslardaki izahına gelince; en-Nisâ Sûresinde geçen ilgili ayette iki gerekçe zikredilmektedir:</p>
<p><strong>a) “…Allah&#8217;ın insanlardan bazısını bazısına üstün kılması”</strong></p>
<p style="text-align: justify">Ayet-i kerimede üstün kılındığı ifade edilenler; akıl,<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>  irade, idare, kararlılık, kuvvet vb. vasıfları itibariyle kadınlardan önde olan erkeklerdir ki bu sebeple peygamberlik, devlet başkanlığı, imamlık, hatiplik, müezzinlik, mücahitlik vb. vazifeler erkeklere tevcih edilmiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>  Bu durumda aile reisliğinin de erkeğe tevdi edilmesi bu hikmete uygun görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Ayet-i kerimeyi kadın erkek mukayesesi bağlamında değil de “genel anlamda insanların çeşitli nitelikleri itibariyle birbirlerine üstünlükleri vardır” şeklinde anlayanlar da olmuştur. <a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>  Nitekim geride de ifade ettiğimiz üzere erkeklerde bulunan bazı meziyetler kadınlarda bulunmadığı gibi kadınlarda bulunan bazı meziyetler de erkeklerde bulunmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Her iki yaklaşım da mana itibariyle aynı noktaya işaret eder ki o da şudur; insanlar arasında her alanda farklı meziyetler bakımından üstünlük farkı olduğu gibi, ailede de reislik vasfını taşımaya elverişli nitelikler erkekte daha fazla bulunduğundan, erkekler “kavvâm”, yani kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. (Biz ona “yönetmek” ve “sorumlu olmak” dedik, çünkü “sorumlu olmak”, “korumak”la birlikte temsil, te&#8217;dîb vb. diğer görevlerini de içine alması bakımından daha uygun olacaktır.)</p>
<p style="text-align: justify">Burada meseleyi somutlaştırmak adına kadını otomobile, erkeği arazi aracına benzettiğimiz misali hatırlamakta fayda var.  Yazının hacmini daha fazla büyütmemek adına misali tekrar zikretmiyoruz, <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-akli-ve-dini-eksiktir-mealindeki-hadislere-dair/">şuradan</a> okuyabilirsiniz.</p>
<p><strong>b) “…mallarından harcama yapmaları”</strong></p>
<p style="text-align: justify">Müfessirler bu ayeti kerimenin delaletiyle, kadının nafakasının koca üzerine vacip olduğunu ve ilim ehlinin bu konuda icma ettiğini beyan etmişlerdir.<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>  Bunun yanı sıra <strong>“Onların (anne ve çocuk) normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olanın (babanın) borcudur”</strong><a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>  ayeti de buna delalet etmektedir. Keza Rasûlullah (s.a.s.) de veda hutbesinde <strong>“Kadınların sizin üzerinizdeki hakları, örfe göre her türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini karşılamanızdır”</strong><a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>  buyurarak açıkça kadının nafakasından kocayı sorumlu tutmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Günümüzde bazı modernist ve feminist çevreler artık kadınların da maişetlerini kazanabildiklerini gerekçe göstererek kocanın kavvâm sıfatını tartışmaya açmaktadırlar. Hâlbuki ayeti kerimedeki ifade zamana göre değişen bir durum tespiti olmayıp, dinin kocaya yüklediği bir görevdir. Hem Kur&#8217;ân ayetleriyle hem de Efendimizin (s.a.s.) Veda Haccı&#8217;nda 124.000 sahâbîye hitaben irat ettiği ve adeta insanlığa bir manifesto niteliği taşıyan Veda Hutbesi&#8217;ndeki açık beyanıyla sabit olmuştur. Toplayacak olursak erkeklerin ailede reislik hakkına sahip olmalarının bir sebebi de mallarından bir kısmını mehir ve nafaka olarak hanımlarına harcama sorumluluklarıdır.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong>Günümüzde Kavvâm Sıfatını Taşıyan Erkek Kalmadı İtirazı</strong></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: <strong>“İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi tekrar garipliğe dönecektir; gariplere ne mutlu!”</strong><a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>  Günümüzde namaz kılanlar, faizden sakınanlar, tesettüre riayet edenler vs. nasıl az ise aile sorumluluklarına riayet edenler de bu oranda azdır. Onun için bu durum bizi ait olduğumuz değerlerden uzaklaşarak çoklara uymaya sevk etmemeli, aksine bizimle aynı anlam değer dünyasına sahip azları aramakta ısrarcı olmalıyız. Ta ki dinin yarısı kabul edilen evliliğimizi dinin tesis ettiği değerler üzerine inşa edebilelim.</p>
<p style="text-align: justify">Merhûm Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde şöyle bir vurgu yapmaktadır: “Hanımının hakkını ödemeyen, kadın malına göz diken, infak görevini yerine getirmeyen, ailesinin iffet ve namusunu korumayan erkekler racüllerden/tam adamlardan sayılmazlar. Şüphesiz ki bu görevlerini yerine getiren erkeklerin de hâkim olmaları ve hanımlarından itaat ve sadakat beklemeleri meşru haklarıdır.”<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p style="text-align: justify">Dolayısıyla İslâm&#8217;ın erkeği kavvâm sıfatıyla aile reisi olarak tayin etmesi, mahza onun erkek olmasından dolayı olmayıp kendisine yüklediği bir takım sorumlulukları yerine getirmesi kaydıyladır. Biraz sonra hulasa edeceğimiz söz konusu sorumluluklarını yerine getirdikten sonra artık karısının da onun hukukuna riayet etmesi ve aile reisine yakışır bir itaat ve sadakat sergilemesi hakkı olur. Bu rol taksiminde fevkalade insan tabiatına ve hikmete uygun bir nimet külfet dengesinin gözetildiği açıktır.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong>“Kavvâm” kelimesini “âlâ” harfi cerini göz ardı ederek okuma</strong></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Erkeğin sırf erkek olması haysiyetiyle değil kendisine yüklenilen bazı sorumlulukları üstlenmesi sebebiyle kavvâm kılındığını, bunun da hem <em>yöneticilik</em>i hem <em>sorumluluk</em>u ihtiva ettiğini geride vurgulamıştık. Ne var ki son zamanlarda “kadın” vurgusuyla öne çıkan bazı çevrelerin “kavvâm” mefhumunu sadece <em>sorumluluk</em>a indirgeyip, yöneticilik boyutunun içini boşaltmaya yönelik çıkarımlarda bulunduğunu görüyoruz. Şöyle ki; “kavvâm” kelimesinin <strong>“…adaleti titizlikle ayakta tutan</strong> (kavvâmîne bi’l-kıst)<strong>…”</strong><a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>  ve <strong>“…Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olun</strong> (kavvâmîne lillâhi şühedâe bi’l-kıst)<strong>…”</strong><a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>  ayetlerindeki kullanımından hareketle “adaleti gözetme” anlamına geldiğini aile reisinin “yetki kullanan ve egemen olan” olmadığı iddia edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Ne yazık ki bu çıkarım ayetin sentaksı dikkate alınmaksızın; cümlenin mefulü (bi’l-kıst/adalet) görmezden gelinerek, aynı mana mücerret “kavvâm” kelimesine yüklemekte ve aynen en-Nisâ 34. ayete taşınmaktadır. Hâlbuki “kavvâm” kelimesi en-Nisâ 34. ayette diğerlerinden farklı olarak “&#8217;âlâ” harfi cerri ile birlikte kullanılmakta ve bu da açıkça hâkimiyet/egemenlik anlamına gelmektedir. Evet, müminin hâkimiyeti adaleti gerektirir, “Seyyidu’l-kavmi hâdimuhum; Milletin efendisi onlara hizmet edendir” bunlar doğru ancak; ayeti kerimedeki hâkimiyet vurgusunu giderecek unsurlar değildir. Bir yönetici adil de olsa, yönettiklerine hizmet ediyor da olsa nihayetinde yöneticidir ve bir hâkimiyeti vardır. Dolayısıyla da yönettikleri üzerinde “yetki kullanan ve egemen olandır”.<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>  Zira bunlar yöneticilikin tabii unsurlarıdır. Dikkat çekilmek istenen; aile fertlerine karşı adil olmak, zulmetmemek, sorumluluklarının bilincinde olmak, günaha ve harama sevk etmemek vs. ise satırlarımız da sadırlarımız da bu ikazlara yabancı değildir; feminen kaygılarla yapıldığı ayan beyan ortada olan bu gibi çıkarımlara gerek yoktur.</p>
<p style="text-align: justify">Burada bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gibi ayetlerin nefse ağır gelmesindeki en temel amil; kocanın ve babanın canavarlaştırıldığı, kadının kutsandığı günümüz algılarıdır. Bu algılar vakayı zihnimizde hep “zalim koca/baba, mazlum anne” şeklinde kurgulamakta, ayeti kerimenin devamında “nüşûz” diye tabir edilen; “aile sorumluluklarını reddeden, kocasına isyan eden, çocuklarını ihmal eden” kadınların da var olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır. Bu sebeple de aile reisinin ev halkı üzerinde yerine göre te&#8217;dîb ve tedbir vazifesini ifa edeceği bir otoriteye sahip olması kafamızda oturmuyor. Onun için bu gibi hükümleri anlarken sâliha ve nâşize kadınları birbirinden ayırmak, nâşize kadınların da var olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam, son zamanlarda aile müessesesinin ve buna bağlı olarak da toplumun geldiği noktayı dikkate alarak meseleye objektif bir bakış açısıyla baktığımız zaman İslâm&#8217;ın ortaya koymuş olduğu bu ölçülerin ne denli muhteşem olduğu aklıselim her insan tarafından takdir edilecektir…</p>
<p style="text-align: justify">Sık sık tartışılan ve son derece hassas bir muhtevaya sahip olan en-Nisâ 34. ayetin tamamını izah etmek niyetindeydim; ancak bu platforma göre hacmi çok fazla büyüdüğünden “darb” ve mahiyetini bir başka yazımıza bırakarak bir ayet-i kerimenin mealiyle sözlerimi nihayetlendirmek istiyorum… Selâm, hidayete tabi olanlara…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’ın lütfundan isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.”</strong><a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> 4/en-Nisâ, 34.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> 2/el-Bakara, 228.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> 49/el-Hucurât, 13.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ebû Dâvûd, Cihâd 86 (nr: 2608,2609).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ahmed b. Hanbel, el-Müsned (Müessesetü&#8217;r-risâle, Beyrut, 2001) XI/227 (nr: 6647).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> el-Buhârî, İtak 17 (nr: 2554); Müslim, İmare 20 (nr: 4724).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Dini metinlerde geçen bu ve benzeri akıl mukayesesini, erkek aklının kadın aklına nazaran duygu ve hisler tarafından çok daha az manipüle edilmesi şeklinde mütalaa etmek daha anlaşılır ve vakaya mutabık olacaktır. Zira akıl noksanlığı kuldan din mükellefiyetini düşürür; hâlbuki kadınlar ve erkekler aynı hükümlerle mükelleftir. Öyleyse kadınlar hakkında akıl noksanlığına vurgu yapan dini metinlerin kastı akıl noksanlığı olmayıp, geride işaret ettiğimiz bazı amillerce kadrajının daraltılmasıdır. Vallahu &#8216;âlem… Tafsilat için şu yazımıza bakınız: <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-akli-ve-dini-eksiktir-mealindeki-hadislere-dair/">https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-akli-ve-dini-eksiktir-mealindeki-hadislere-dair/</a></p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> ez-Zemahşerî, el-Keşşâf (Dâru&#8217;l-hadîs, Kahire, 2012) I/472; Ebussuûd Efendi, İrşâdü&#8217;l-akli&#8217;s-selîm (İsam, İstanbul, 2021) II/371.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili (Huzur, İstanbul, 2005) III/83.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> el-Cessâs, Ahkâmu&#8217;l-Kur&#8217;ân (Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2020) I/236; el-Mâturîdî, Teʾvîlâtü Ehli’s-sünne (Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2005) III/156.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> 2/ el-Bakara, 233.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Müslim, Hac 147 (nr: 1218); Ebû Dâvûd, Menâsik 56 (nr: 1905).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> el-Cessâs, Ahkâmu&#8217;l-Kur&#8217;ân (Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2020) I/236; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf (Dâru&#8217;l-hadîs, Kahire, 2012) I/472; İbn Kesîr, Tefsîru&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azîm (Dâru&#8217;l-mârife, Beyrut, 2012) I/503.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Müslim, İmân 232 (145); İbn Mâce, Fiten 15 (nr: 3986).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili (Huzur, İstanbul, 2005) III/84.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> 4/en-Nisâ, 135.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> 5/el-Mâide 8.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> ez-Zemahşerî, el-Keşşâf (Dâru&#8217;l-hadîs, Kahire, 2012) I/472; Ebussuûd Efendi, İrşâdü&#8217;l-akli&#8217;s-selîm (İsam, İstanbul, 2021) II/371.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> en-Nisâ, 32.</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/">KUR’ÂN’DA AİLE REİSLİĞİ: KAVVAM ERKEK</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/kuranda-aile-reisligi-kavvam-erkek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;BEN NOEL KUTLAMIYORUM, YILBAŞI KUTLUYORUM&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Dec 2023 13:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[hıdırellez]]></category>
		<category><![CDATA[kutlama]]></category>
		<category><![CDATA[nevruz]]></category>
		<category><![CDATA[noel]]></category>
		<category><![CDATA[piyango]]></category>
		<category><![CDATA[tatil]]></category>
		<category><![CDATA[yılbaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=408</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her sene yılbaşının yaklaşmasıyla birlikte Müslüman ülkeler de Batılılar gibi -hatta onları da geçerek- çeşitli süslemeler, kampanyalar ve programlar yapmakta, bu geceyi kutlamaya hazırlanmaktadır. İslam ümmetiyle ne dini ne örfî anlamda hiçbir bağı bulunmayıp tamamen Hristiyan dünyasından toplumumuza intikal eden bu kutlamalara maalesef müslümanlar da iştirak etmekte ve &#8220;Ben Noel kutlamıyorum, yılbaşı kutluyorum&#8221; diyerek meşruiyet ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;BEN NOEL KUTLAMIYORUM, YILBAŞI KUTLUYORUM&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/">“BEN NOEL KUTLAMIYORUM, YILBAŞI KUTLUYORUM” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Her sene yılbaşının yaklaşmasıyla birlikte Müslüman ülkeler de Batılılar gibi -hatta onları da geçerek- çeşitli süslemeler, kampanyalar ve programlar yapmakta, bu geceyi kutlamaya hazırlanmaktadır. İslam ümmetiyle ne dini ne örfî anlamda hiçbir bağı bulunmayıp tamamen Hristiyan dünyasından toplumumuza intikal eden bu kutlamalara maalesef müslümanlar da iştirak etmekte ve &#8220;Ben Noel kutlamıyorum, yılbaşı kutluyorum&#8221; diyerek meşruiyet aramaktadır. Senenin 365 günü içerisinde içki, kumar ve zinanın en fazla işlendiği böyle bir geceye bir kısım Müslümanların iltifat ediyor olması sözün bittiği yer olsa da biz yine ilmi ve fikri planda meseleyi tahlil etmeye gayret edelim.</p>
<h1><strong>Noel ve yılbaşı nedir?</strong></h1>
<p style="text-align: justify">Noel, her yıl 25 Aralık tarihinde Hz. İsa&#8217;nın (a.s.) doğumunun kutlandığı Hristiyan bayramıdır. Bazı ülkelerde kutlamalar 24 Aralık&#8217;ta Noel arifesiyle başlar ve 25 Aralık bitimine kadar devam eder. Ermeni Kilisesi gibi bazı Doğu Ortodoks Kiliseleri, Jülyen takviminde 25 Aralık&#8217;a denk gelen 6 Ocak&#8217;ı Noel olarak kutlarlar. Hristiyanların çoğunlukta olduğu bazı ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Araştırmalarımız ve Vikipedi&#8217;nın verdiği bu bilgiler ışığında anlaşılmaktadır ki; Hristiyan dünyasında Noel&#8217;in tam tarihi hususunda söz birliği olmayıp pratik olarak yılbaşı ile birleştirilerek kutlanmaktadır. Yapılan kutlamaların muhtevasının Hristiyanlık dini ile de ne kadar alakasının bulunduğu ise ayrı bir araştırma konusudur.</p>
<p style="text-align: justify">Burada –geride de temas ettiğimiz üzere- bazı çevrelerin yılbaşı &#8211; Noel ayrımına giderek yılbaşı kutlamalarına meşruiyet kazandırmaya çalıştığına dikkat çekmek istiyoruz. Mîlad, doğum anlamına gelmektedir. Efendimizin (s.a.s.) doğumunu ifade etmek için de yine aynı kökten gelen &#8220;mevlîd&#8221; kelimesi kullanılır. Bu itibarla Hz. İsa&#8217;nın doğumunu başlangıç kabul eden takvime &#8220;Mîladî Takvim&#8221; denilmektedir. Dolayısıyla böyle bir ayrıma gitmenin çok da bir anlamı bulunmamaktadır. Ancak biz herhangi bir itiraza mahal vermemek adına Noel ve yılbaşının &#8220;ayrı şeyler olduğunu kabul ederek&#8221; sadece yılbaşı kutlamaları üzerinden meseleyi ele alacağız.</p>
<p style="text-align: justify">Müslümanların oruç, hac, kurban, zekât vb. ibadetleri, Hicret&#8217;i esas alan Hicrî takvime göre tayin edilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar bir yılbaşı kutlayacaksa bu, İslam tarihinin dönüm noktası olan Efendimizin (s.a.s.) Medine-i Münevvere&#8217;ye hicretinin sene-i devriyesi olan 1 Muharrem&#8217;dir. Bugün devletin resmi işlerinde miladi takvimi esas alıyor olması Müslümanlar için kutlama yapmayı gerektiren bir durum olmadığı gibi Hristiyan dünyasının kutlamalarına iştirak etmesi de asla caiz değildir. Yazımızın buradan sonraki kısmını bu nokta üzerinden şekillendirerek hem Noel – yılbaşı ayrımına gidilmek suretiyle bir meşruiyet arayışına girme teşebbüslerini bertaraf etmeye hem de İslam&#8217;ın gayrimüslim toplumlardan ithal edilen benzer kutlamalar karşısındaki tutumunu belirtmeye gayret edeceğiz. Zira geride de ifade ettiğimiz gibi yılbaşı kutlamalarının İslam toplumuna hiçbir aidiyeti olmadığı gibi Hristiyan dünyasının dini ritüelleriyle iç içe bir hüviyete sahip olduğu aşikârdır. Söz konusu kutlamaların muhtevasının da içki, kumar (piyango), zina gibi kat&#8217;i haramlardan teşekkül ettiği ortadayken bir Müslüman hangi gerekçe ile bu kutlamalara iştirak edebilir? Bazı hocaların &#8220;ömürden geçen bir senenin tefekkürü yapılabilir&#8221; kabilinden beyanları da en hafif tabirle abesle iştigaldir. Haramların ve fuhşiyatın tavan yaptığı böyle bir gün hakkında Müslümanlara yaraşan tutum ancak ve ancak şerrinden Allah&#8217;a sığınmak olacaktır.</p>
<h1><strong>Nevruz, Hıdırellez, Mihrican</strong></h1>
<p style="text-align: justify">Klasik kaynaklarımıza baktığımızda yılbaşıyla benzer hüviyete sahip Hıdırellez,<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Nevruz ve Mihrican bayramları üzerinden bu meselenin ele alındığını ve Müslümanların gayrimüslim toplumlara benzemekten şiddetle sakındırıldığını görmekteyiz. Şimdi bu noktayı temellendirmek üzere asr-ı saadete giderek Efendimizin (s.a.s.) tavrını tespit etmeye çalışalım.</p>
<p style="text-align: justify">Rasulullah (s.a.s.) Medine&#8217;ye hicret ettiğinde, Yahudilerin Âşûrâ gününde oruç tuttuklarını görmüş ve &#8220;Bu gün niçin oruç tutuyorsunuz?&#8221; diye sormuştu. &#8220;Bu, hayırlı bir gündür. Allah, o günde Benî İsrâil&#8217;i düşmanlarından kurtardı ve Hz. Mûsâ o gün oruç tuttu&#8221; dediklerinde Resûlullah da (s.a.s.) &#8220;Ben Mûsâ&#8217;ya sizden daha layığım (yakınım).&#8221; buyurup o gün oruç tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Lakin burada konumuzla alakalı olan nokta şu ki; Efendimiz (s.a.s.) önemli bir ikazda bulunuyor: &#8220;Yahudilere muhalefet edin bir gün öncesi ve bir gün sonrasıyla oruç tutun.&#8221;<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> buyuruyor.</p>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) gayri müslimlere muhalefet etmeyi; giyim kuşam, oturma kalkma, saç sakal modeli dâhil hayatın her alanında gözetip ısrarla vurgulamıştır. Meşru görüp iştirak ettiği oruç ibadetinde bile gayrimüslimleri taklitten sakındırmış &#8220;bir gün öncesi veya sonrasıyla birlikte tutun&#8221; buyurmuştur. Şu halde Mecusilerin ateş yakıp üstünden atladığı, Rum diyarının türlü hurafelerinin ritüel haline getirildiği Nevruz, Mihrican ve Hıdırellez gibi günlere ya da içkinin su gibi tüketilip, piyangoların çekildiği, her türlü fuhşiyatın kol gezdiği Hristiyan dünyasının yılbaşı kutlamalarına bir Müslümanın iştirak edip tazimde bulunması kabul edebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify">Ebû&#8217;s-Suud Efendi &#8220;Hızırilyas günü seyre çıkan Müslümana ne lazım gelir?&#8221; şeklinde sorulan soruya: &#8220;O güne &#8216;tazim için değilse&#8217; sair günlerde ettiği seyir gibidir&#8221; diyerek tazimden/kutlamadan sakınılması gerektiğine işaret etmiştir. Yine; &#8220;Nevruz gününü tazim edip ol günde ten&#8217;im edip seyr ile giden kimseye şer&#8217;an ne lazım gelir?&#8221; şeklinde sorulan soruya: &#8220;Ol günü tazim (kutlama/hürmet) murad edende küfr-ü lüzumi musarrahtır, tecdidi iman ve nikâh lazım gelir&#8221;<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> diyerek, kafir olup nikahının düşeceğini ifade etmektedir. Bu aynı zamanda geride geçtiği gibi ittifakla bütün Hanefi fıkhında tasrih edilmiştir. İslam öncesi Türklerin bu günlere tazim etmelerinin bir ehemmiyeti yoktur, zira &#8220;Hak gelmiş, batıl zail olmuştur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify">Yine Peygamberimiz (s.a.s.) Medine&#8217;ye hicret ettiğinde Medine ahalisinin senenin iki gününde kutlama yapıyor olduklarını gördü ve sordu: &#8220;Bu iki gün neyin nesidir?&#8221; Dediler ki: &#8220;Biz Cahiliye devrinde bu günleri kutluyorduk.&#8221; Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu ki: &#8220;Allah bu iki günü daha hayırlı olan Ramazan ve Kurban Bayramlarıyla değiştirdi. (yani kaldırdı)&#8221;<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Peygamberimizin kaldırdığı bu iki gün Nevruz ve Mihrican&#8217;dır.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam Müslümanın tazim gösterip kutlayacağı günleri İslam tesis etmiştir. Artık gayri Müslimlerin kutlama yaptığı günlere iştirak edip kutlaması asla ve asla caiz değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) &#8220;Kim bir kavme (topluma) benzerse o da onlardandır&#8221;  buyurarak böyle bir tavrı şiddetle yasaklamıştır.</p>
<p>es-Selâmu âlâ men-ittebeâ&#8217;l-hüdâ/Selâm hidayete tabi olanların üzerine olsun&#8230;</p>
<p><strong>Mesut Özbilir</strong></p>
<p>05.05.2023</p>
<hr />
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> https://tr.wikipedia.org/wiki/Noel</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Hıdırellez isminde geçen &#8220;Hızır ve İlyas&#8221; (a.s.) isimlerinin bazı Müslümanları aldattığını müşahede ediyoruz. Hızırilyas ya da Hıdırellez İslam öncesi Rum diyarlarında Hristiyan, Mecusî vb. gayri Müslimler tarafından kutlanan bir gündür. İslam öncesi Türklerin bunu kutlaması meşru hale getirmez. Bir Müslüman asla Nevruz, Mihrican ve Hıdırellez gibi günlere tazimde bulunamaz.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Buhârî, Savm, 69; Müslim, Sıyâm, 127-128.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned</em>, IV/52; V/280; el-Beyhakî, <em>Şuabu&#8217;l-îmân</em>, V/330:</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Fetava, Ebussuûd Efendi, v. 64b. Bayezid/Veliyüddin Efendi Ktp. Nr. 1343.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ebû Dâvûd, Salât 244, nr: 1134; en-Nesâi, Salâtü’l-Îdeyn 1, nr: 1556.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> es-Sehârenfûrî, Bezlü&#8217;l-Mechûd (Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, Beyrut, 2007) VI, 115.</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/">“BEN NOEL KUTLAMIYORUM, YILBAŞI KUTLUYORUM” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/ben-noel-kutlamiyorum-yilbasi-kutluyorum-soyleminin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Peygamberimiz (s.a.s.) Malatya&#8217;da yaşasaydı orucu hurmayla değil kayısı ile açardı&#8221; söyleminin tahlili</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 11:06:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[hurma]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[incir]]></category>
		<category><![CDATA[kayısı]]></category>
		<category><![CDATA[kayısı ile oruç açardı]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya'da yaşasaydı]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[oruç açmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=295</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her sene Ramazan-ı Şerif ayının girmesiyle birlikte dini alanda farklı söylemler üretme çabaları ekranlara yansımaktadır. Bunların önemli bir kısmı &#8220;hâlif-tu&#8217;raf/ farklı şey söyle, tanın&#8221; kabilinden gayelere matuftur; yani gündeme gelebilme arzusu… Bir kısmı ise bazı dini meseleleri sözde kolaylaştırma adına ortaya atılan fevri fikirlerdir; bu sebeple çoğunlukla da sağlam temeller üzerine oturtulmadan piyasaya sürüldüğünü görmekteyiz. ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;Peygamberimiz (s.a.s.) Malatya&#8217;da yaşasaydı orucu hurmayla değil kayısı ile açardı&#8221; söyleminin tahlili"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/">“Peygamberimiz (s.a.s.) Malatya’da yaşasaydı orucu hurmayla değil kayısı ile açardı” söyleminin tahlili</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Her sene Ramazan-ı Şerif ayının girmesiyle birlikte dini alanda farklı söylemler üretme çabaları ekranlara yansımaktadır. Bunların önemli bir kısmı &#8220;hâlif-tu&#8217;raf/ farklı şey söyle, tanın&#8221; kabilinden gayelere matuftur; yani gündeme gelebilme arzusu… Bir kısmı ise bazı dini meseleleri sözde kolaylaştırma adına ortaya atılan fevri fikirlerdir; bu sebeple çoğunlukla da sağlam temeller üzerine oturtulmadan piyasaya sürüldüğünü görmekteyiz.</p>
<p style="text-align: justify">Son zamanlarda bu tür çıkışlara bir yenisi daha eklendi: <em>&#8220;Peygamberimiz Malatya&#8217;da yaşasaydı kayısıyla oruç açardı.&#8221;</em> Gerek bu ifadenin kendisinin, gerekse aynı mantığa bağlı olarak &#8220;şöyle olsaydı Peygamber böyle yapardı&#8221; tarzında yaklaşımların ilmi bir zeminde incelenmesi, bu noktada gelişi güzel konuşmanın vehametini ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. Nitekim gıyabında bir Peygamber adına konuşmak, kendi fikrini Peygamber fikriymiş gibi beyan etmek son derece tehlikeli ve sorumsuzca bir davranıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle hurma meselesini vuzuha kavuşturmak üzere hurma ile oruç açmamıza delil teşkil eden hadis-i şerifi zikredelim:</p>
<p style="text-align: justify">Efendimiz (s.a.s.):<strong> “Biriniz iftarını açmak istediğinde, onu hurma ile açsın, çünkü hurma berekettir, eğer hurma bulamazsa su ile açsın, çünkü su temizdir”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> buyuruyor. Bu hadisi şerif bazı varyantlarında; &#8220;önce taze hurma ile bulamazsanız kuru hurma ile onu da bulamazsanız su ile iftar edin&#8221; şeklinde de gelmektedir. Yine Efendimiz (s.a.s.) sadece iftarda değil <strong>“Müminin hurma ile sahur yapması ne güzeldir” </strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> buyurarak sahurda da hurma yemeyi teşvik etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Görüldüğü üzere Efendimiz (s.a.s.) burada açık bir şekilde &#8220;bulabilenin&#8221; hurma ile iftar etmesini emrediyor. Ancak âlimler buradaki emir kipinin vücub (farz, vacip) değil nedb yani müstehaplık ifade ettiğini söylemişlerdir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Yani &#8220;illa hurma ile iftar açın&#8221; değil, &#8220;bulabilirseniz hurma ile bulamadığınız takdirde ise su ile iftar etmek faziletli olandır&#8221; şeklinde anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Hurma ile iftar etmenin hikmetinden sual ettiğimizde ise hadisin bazı varyantlarında nakledildiği üzere <strong>&#8220;hurma berekettir&#8221;</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> cevabını alıyoruz. Bereket; nicelik ve nitelik değerleri bizce meçhul olan, 2 ile 2&#8217;yi topladığımızda bazen 4 yerine 5-10 sonuçlarını da alabildiğimiz, bize ilahi zenginlik ve kazanım sunduğuna inandığımız bir mefhumdur. Dolayısıyla şunu biliyoruz ki; &#8220;muhbir-i sadık&#8221; olan Hz. Muhammed (s.a.s.) hurma ile iftar etmekte bereket var buyurmuşsa onda bizim için birçok ecir ve hayırlar vardır. Ancak bu hayır ve ecirlerin ne yönde tezahür edeceği açık bir şekilde beyan edilmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify">İmam-ı Rabbanî Hz. (k.s.) Ramazan-ı Şerif ayının faziletleri hakkında yazdığı bir mektubunda hurmanın bereketine dair şu yorumu yapmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify">«Hurmanın bereketli olması, hurma ağacının tıpkı insan gibi (birçok özelliği) toplaması ve en dengeli vasıflar üzere yaratılmasından dolayıdır. Bu sebeple, Efendimiz (s.a.s.) hurma ağacını &#8220;Âdemoğullarının halası&#8221; diye isimlendirmiştir. Çünkü hurma ağacı, Âdem (a.s.)&#8217;ın yaratıldığı çamurun artakalanından yaratılmıştır. Zira Peygamberimiz (s.a.s.) bu hususta şöyle buyurmuştur: <strong>&#8220;Halanız hurma ağacına hürmet ediniz. Çünkü o, Âdem (a.s.)&#8217;ın çamurunun artakalanından yaratılmıştır.&#8221;</strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Efendimizin hurma için &#8220;berekettir&#8221; demesi, ağacının (yaratılış olarak birçok özelliği) toplaması itibarıyla olsa gerekir. Bu ağacın meyvesi olan hurma ile iftar etmek, kendisi ile iftar edenin bir parçası olur ve hurmanın (birçok özelliği) toplayıcı olan hakikati, hurma ile iftar edenin hakikatinden bir parça olur. Böylece hurma yiyen kişi hurmanın hakikatinde var olan namütenahi üstünlükleri toplamış olur. Bu mutlak olarak hurmanın yenilmesiyle meydana gelebilirse de iftar vakti kişinin kemalâtı önünde engel teşkil eden şehvetler ve lezzetlerden arınmış olduğu bir an olduğu için tesiri daha fazla olur ve bu mana tastamam ve kâmil bir şekilde zahir olur. Peygamberimiz (s.a.s.) de <strong>&#8220;Kişinin hurma ile sahur yapması ne güzeldir”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> buyurarak hurmanın kendisini yiyen kişinin bir parçası olması sebebiyle insanın hakikatini tamamlayacağına işaret etmiş olabilir…» <a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere İmam-ı Rabbani Hz. hurmanın ne tür bir bereket olduğuyla alakalı -varid olan hadislerin de işaretiyle- yaratılış itibarıyla hurma ile insanın aynı bileşenlere sahip olmasına dikkat çekiyor ve hurmayı insan bedenini ikmal eden bir unsur olarak telakki ediyor.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Bunun dışında bugün iftarı hurma veya su ile açmanın tıbbi anlamda ne gibi faydalar sağladığına dair bir araştırma yapsak illaki alanın ilgilileri tarafından sunulmuş bir takım bilgiler elde edebiliriz; mesela düşen kan şekerinin hurma ile dengelenmesi vb. gibi yorumlara rastlamamız mümkündür. Hatta bununla alakalı bazı âlimler de çeşitli yorumlar yapmışlardır. Mesela Hanefi fakihlerinden İbn Melek &#8220;evla olan bunun (asıl) sebebini Allah&#8217;a havale etmektir&#8221; dedikten sonra; hurmanın besleyici ve tatlı oluşunu, uzun süre aç kalarak yorgun düşen insan vücudunun hurma ile bu yorgunluğunun izale edilmiş olacağını zikreder.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Ancak biz meselenin dini hüviyetiyle ilgilendiğimiz için tıbbi hikmetleri üzerinde fazlaca durmuyoruz.</p>
<p style="text-align: justify">Bu hadisi şerif Peygamberimizin lisanıyla tavsiye ve teşvik veçhiyle gelmeyip, sadece sahabeden &#8220;Peygamberimiz (s.a.s.) hurma ile iftar ederdi&#8221; şeklinde bir kalıpla gelmiş olsaydı –ki bu vecihle de rivayet olunmuştur- Müslümanlarda ittiba için hurmayla iftar etmeyi bir gereklilik görselerdi bu takdirde belki alternatif aramanın bir anlamı olabilirdi. &#8220;Malatya&#8217;da yaşasaydı kayısıyla iftar ederdi&#8221; demenin anlaşılır bir tarafı olabilirdi. &#8220;Medine&#8217;de bolca hurma vardı hurmayla açıyordu, Malatya&#8217;da yaşasaydı orada da bolca kayısı olduğundan kaysıyla oruç açardı&#8221; şeklinde bir yorum makul karşılanabilirdi. Ama öyle değil! Efendimiz (s.a.s.) &#8220;bulabilen hurma ile bulamayan su ile açsın&#8221; şeklinde alternatifiyle birlikte bir beyanda bulunuyor. Yani hurma olmadığı, bulunamadığı vakitte de ne ile iftar edileceğini peşinen beyan ediyor. Şu takdir de hurmaya alternatif üretmenin mantığı ve gayesi ne olabilir? Zaten alternatifini de su olarak bizzat Efendimiz (s.a.s.) kendisi zikretmiş. Üstelik her yerde bol miktarda bulunmakta ve zengin fakir herkes kolaylıkla ulaşabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Sonra hurma ile iftar etmek de niye bereket var, bunu da tam olarak bilmiyoruz. Bereket mefhumunu kaysıya da yüklememiz mümkün mü, ya da bunu neye göre yapacağız? Bunlarda karşımıza çıkan ve cevaplanması gereken diğer sorular. Eğer Malatyalıyı hurma bulma meşakkatinden kurtaracaksak şu durumda &#8220;Peygamberimiz Malatya&#8217;da yaşasaydı su ile iftar açardı&#8221; demek daha yerinde olacaktır, zira bunun Peygamberimize bir nispeti var; <strong>&#8220;<em>hurma bulamayan su ile iftar etsin</em>.&#8221;</strong> Ama kayısıyı neye göre, hangi gerekçeyle hurmanın yerine ikame edeceğiz? Öyle ya &#8220;Peygamber olsaydı&#8221; diyoruz, onun adına fikir beyan ediyoruz; sadece Medine&#8217;de hurmanın bol bulunmasından yola çıkarak böyle bir çıkarımda bulunmanın bizi isabetli bir neticeye götürmeyeceği açıktır. Çünkü hurmayla iftar edin derken bir ta&#8217;lilde bulunuyor, <strong>&#8220;Hurma berekettir&#8221;</strong> buyuruyor. Şu halde bizim Peygamber adına &#8220;Kayısı berekettir&#8221; deme hakkımız olmasa gerek. Ayrıca geride geçtiği üzere Efendimiz (s.a.s.) hurmanın insanla aynı ham maddeden yaratıldığını ifade ediyor. Senet itibariyle zayıf görülmekle beraber oradan da bir alaka kuruyor, biz bunu hiçbir temele oturtmadan kayısı için de söyleyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify">Bizim, Peygamberimizin nerede olsa ne yapacağını tam olarak kestirmemiz mümkün değildir; hele 14 asır sonra… Bize düşen kendi fikirlerimiz üzerinden bir Peygamber tasavvuru oluşturup ona tabi olmak değil bizatihi Peygamberimiz (s.a.s.)&#8217;in kendisine ittiba etmektir. Peygamberimizin bazı fiilleri çeşitli sebep ve illetlere mebnidir, bunların tespiti de ancak bu alanın uzmanları yani fukaha tarafından yapılabilmektedir. Beşerî olanı nebevî olandan, şer&#8217;î olanı örfî olandan ayırmak ciddi bir ilmi derinlik gerektirdiği gibi dakik bir anlayışa da ihtiyaç duyar. Bu alanda hiçbir mahareti olmayan insanların sadece bir meyvenin bir beldede bol yetişmesinden yola çıkarak bir takım çıkarımlar yapması makul ve makbul görülebilecek bir şey değildir. Neyi, ne için yaptığı; neyi nereye ne için koyduğu bilinebilirse ancak bu takdirde bir tasarrufta bulunulabilir ki bu da göründüğü kadar kolay değildir. Sahabe-i Kiram bile bu hususta son derece ihtiyatlı davranmışlardır. Bununla alakalı olarak verilebilecek en güzel örnek hiç şüphesiz radikal kararlar almasıyla bilinen Hz. Ömer (r.a.) efendimizin yaklaşımları olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra yapmış olduğu umretü’l-kazâ sırasında müşrikler Daru&#8217;n-Nedve önünde toplanmış haset içinde tavaf yapan müslümanları seyrediyorlardı. Onların zayıf ve yorgun düştüklerini tavaf yapmaya bile güç yetiremediklerini konuşuyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz sallâllahu aleyhi ve sellem ashabına hızlı ve çalımlı bir şekilde güçlü görünerek yürümelerini emretti (remel).<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>  Daha sonraları Hz. Ömer efendimiz (r.a.) remel ile tavaf ederken &#8220;Bize ne oluyor ki böyle yürüyoruz? Vaktiyle müşriklere güçlü görünmek için böyle yürüyorduk ancak Allah onları helak etti&#8221; dedi. Bir an artık bu şekilde yürümemize gerek kalmadı diye düşündü; ancak hemen ardından rücu ederek: &#8220;Rasulullah&#8217;ın (s.a.s.) yapmış olduğu bir şeyi terk etmeyi sevmeyiz (hoş görmeyiz)&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> dedi ve tekrar aynı şekilde remel ile yürümeye devam etti. Mesela Hz. Ömer&#8217;in (r.a.) burada &#8220;Peygamberimiz (s.a.s.) yaşasa artık böyle yürümezdi&#8221; şeklinde bir çıkarım yapmaktan geri durduğunu görüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify">Yine Hacerü&#8217;l‐Esved&#8217;e hitaben: <em>&#8220;Vallahi sen sadece bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin, eğer Rasulullah&#8217;ın seni selamladığını görmüş olmasaydım seni selamlamazdım&#8221;</em><a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> deyip sonra da Hacerü&#8217;l‐Esved&#8217;i selamlaması (veya öpmesi) dikkatimizi çeken önemli misallerdendir.</p>
<p style="text-align: justify">Hâlbuki Kur’an-ı kerimde zekât verilebilecek sekiz sınıftan biri müellefe-i kulûb (kalbi İslam&#8217;a ısındırılacak kâfirler)<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> olarak ayetle beyan edildiği halde Hz. Ömer (r.a.) İslâmiyet’in yayılıp güçlendiği ve müslümanların kuvvetlendiği gerekçesiyle onlara zekât vermemiştir<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> ve Hz. Ebubekir başta olmak üzere Sahabe-i Kiram&#8217;da sükût ederek bu tavrını onaylamıştır. Yine ehli kitap olan kadınlarla evlenmek ayeti kerimeyle helal kılındığı halde Yahudi bir kadınla evlenen Huzeyfe b. Yeman&#8217;a mektup yazarak bu (ehli kitapla) evliliğin olumsuz etkiler doğurması muhtemel olduğundan evlilikten vaz geçmesini emretmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p style="text-align: justify">Örneklerden anlaşıldığı üzere Hz. Ömer Efendimizin (r.a.) bazen son derece katı ve tavizsiz bir duruş sergilerken, bazen aksi yönde hareket ettiği göze çarpmaktadır. Hakkında açık ayetler bulunan meseleler hakkında &#8220;sanki&#8221; tasarrufta bulunabiliyorken, Efendimizin herhangi bir fer&#8217;i uygulamasını terk etmekten sarfı nazar ediyor. Demek ki onu böyle davranmaya sevk eden, ilk bakışta anlaşılamayan; ancak ilmi derinliğine inildiğinde tespit edilebilen bir takım müessir unsurlar var. Yani bizim anladığımız tarzda gelişi güzel yapılan bir tasarruf değil bu. Tabi bu ve benzeri meseleleri ulemamız uzun uzun tartışmış, irdelemiş, tahlil etmiş arka planına dair bize açıklayıcı tespitler sunmuşlardır. Tafsilatlı bilgi edinmek isteyenler ilgili kaynaklara müracaat edebilirler.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Dolayısıyla biz sıradan insanların, Efendimizin uygulamalarını 14 asır sonra tam olarak çözümleyerek bir kısmını tedavülden kaldırma veya başka bir şeyle değiştirme lüksümüz yok. Sahabe-i Kiram, müctehid imamlarımız ve fukahamız naslar üzerinde &#8220;zahiren&#8221; bir tasarrufta bulunuyorlarsa, bir takım çıkarımlar yapıyor veya aralarında tercihte bulunuyorlarsa bunu dinin genel prensiplerine ve şer&#8217;i külli kaidelere binaen yapıyorlardır, üstünkörü mantık yürüterek değil.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Netice olarak iftarı hurma ile açmak İmam-ı Rabbani Hz. gibi bazı âlimlerce sünnet, genel kabule göre müstehap/güzel görülmüştür. Hurma bulunamadığı takdirde ise bizzat Peygamberimiz (s.a.s) tarafından su ile iftar edilmesi teşvik edilmiştir. Şu halde hurma yerine kaysıyı ikame etmenin bir manası olmadığı gibi sadece o beldede bol bulunmasından yola çıkılarak Peygamber adına böyle bir beyanda bulunmak da temelsiz bir iddia olmasının yanı sıra bir müslüman için son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Et-Tirmizî</em>, Zekât 26 (664); Savm 10 (703, 704, 705); <em>Ebû Dâvûd</em>, Sıyam 21 (2355).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <em>Ebu Davud</em>, Sıyam 16 (2345).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Sehârenfûrî, <em>Bezlû&#8217;l-Mechud</em> (Daru&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, 2007), XI/91.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> <em>Et-Tirmizî</em>, Zekât 26 (664); Nesâî, <em>es-Sünenü&#8217;l-Kübra</em> (el-Müessesetü&#8217;r-Risale, Beyrut, 2001) III/372; VI/246; İbn Huzeyme, <em>es-Sahih</em> (el-Mektebetü&#8217;l-İslamî, 2003, Thk: Mustafa el-Âzamî) s. 994 (Hadis no: 2067).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ebu Ya&#8217;lâ, <em>el-Müsned</em> (Daru&#8217;l-Me&#8217;mum li&#8217;t-Turas, Thk: Hüseyin Selim Esed): I/353 (Hadis No: 455).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> <em>Ebu Davud</em>, Sıyam 16 (2345).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> <em>Mektubat-ı Rabbani</em> (Daru&#8217;s-Sirac, İstanbul, 2021): I/142 (162. Mektup).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Sehârenfûrî, <em>Bezlû&#8217;l-Mechud</em> (Daru&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, 2008), XI/91.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Kudurî, <em>Şerhu Muhtasari&#8217;l-Kerhi</em> (Esfar, Kuveyt, 2022) II/460; Kemahî, <em>el-Müheyyâ&#8217; fi keşfi esrari&#8217;l-Muvatta&#8217;</em> (Daru&#8217;l-Hadis, Kahire, 2005) II/395.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> <em>El-Buhârî</em>, Kitabu&#8217;l-Hac 57 (1605).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> <em>El-Buhârî</em>, Kitabu&#8217;l‐Hac 57 (1605).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> 9/Tevbe, 60.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Beyhaki, <em>es-Sünenü&#8217;l-Kübra</em> (Daru&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, 2003): VII/32 (Hadis No: 13189).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> İbn Ebi Şeybe, <em>el-Musannef</em> (Daru&#8217;t-Tac, Beyrut, 1989): III/474 (Hadis No: 16163).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Hz. Ömer&#8217;in (r.a.) benzer uygulamalarının tahlili için bkz: Ebubekir Sifil, <em>Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi</em> (Rıhle, İstanbul, 2022): II/141.</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/">“Peygamberimiz (s.a.s.) Malatya’da yaşasaydı orucu hurmayla değil kayısı ile açardı” söyleminin tahlili</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/peygamberimiz-s-a-s-malatyada-yasasaydi-orucu-hurmayla-degil-kayisi-ile-acardi-soyleminin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Hz. Hatice de tüccardı, Hz. Aişe de müftüydü, öğretmendi&#8221; vb. söylemlerin tahlili</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2023 11:46:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Aişe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Aişe de müftüydü]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ayşe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hatice]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hatice de tüccardı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınların çalışması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=202</guid>

					<description><![CDATA[<p>“HZ. HATİCE DE TÜCCARDI” Modern dünyanın cazibesine kapılan ve hemen her alanda var olmak isteyen bir kısım muhafazakâr kadınların; helal-haram, mahrem-namahrem tanımaksızın doludizgin sürdürdükleri hayat tarzlarına meşruiyet arama sadedinde öne sürdükleri en popüler sloganlardan biri de “Hz. Hatice de tüccardı” söylemidir. Kadınların ticaret yapmalarında dolayısıyla Hz. Hatice&#8217;nin tüccar olmasında dinen bir sakınca yok tabi ki; ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;Hz. Hatice de tüccardı, Hz. Aişe de müftüydü, öğretmendi&#8221; vb. söylemlerin tahlili"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/">“Hz. Hatice de tüccardı, Hz. Aişe de müftüydü, öğretmendi” vb. söylemlerin tahlili</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><strong>“HZ. HATİCE DE TÜCCARDI”</strong></p>
<p style="text-align: justify">Modern dünyanın cazibesine kapılan ve hemen her alanda var olmak isteyen bir kısım muhafazakâr kadınların; helal-haram, mahrem-namahrem tanımaksızın doludizgin sürdürdükleri hayat tarzlarına meşruiyet arama sadedinde öne sürdükleri en popüler sloganlardan biri de <em>“Hz. Hatice de tüccardı”</em> söylemidir. Kadınların ticaret yapmalarında dolayısıyla Hz. Hatice&#8217;nin tüccar olmasında dinen bir sakınca yok tabi ki; ancak bu söylemin zımnında <em>“o da bugün bizim yaşadığımız gibi yaşıyordu”</em> (haşa) mesajı vardır.</p>
<p style="text-align: justify">Evet, Hz. Hatice validemizin cahiliye devrinde ticaretle iştigal ettiği doğrudur; ancak bu, anlatıldığı gibi aktif bir ticaret olmayıp mudârabe (emek-sermaye) ortaklığından ibarettir. Yani Hz. Hatice (r. anhâ) validemiz sermayesini koyuyor, işçilik (alım satım, kervan vs.) diğer ortağına ait. Hatta Peygamberimizin (s.a.v) güvenilir, doğru sözlü ve güzel ahlaklı bir şahsiyet olduğu Hz. Hatice’ye ulaşınca diğer tüccarlara verdiğinden daha fazla kâr vererek ticaret ortaklığı teklif etmiş, Peygamberimiz (s.a.v) kabul edince de kölesi Meysera ile birlikte mallarını satmak üzere Şam’a göndermiştir. Nitekim bu ticaret esnasında da kölesi Meysera’dan aldığı müspet bilgiler neticesinde Efendimiz (s.a.v) ile evleneceklerdir.<sup> <a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify">Hz. Hatice’nin cahiliye devrinde yapmış olduğu bu ticaret izah ettiğimiz gibi emek-sermaye ortaklığı şeklinde idi. Evlenmeden önce Peygamberimiz (s.a.v) aracılığıyla ticaret yaptığı gibi evlendikten sonra da yine servetinin idaresini ve ticari faaliyetlerini Peygamberimiz (s.a.v) yürütmüştür. Yani bugün iddia edildiği gibi kendisi pazarda kumaş satmak, kervanlarla şehirlerarası gidip gelmek kabilinden “bilfiil” ticaretle meşgul olmamıştır. Fakat biz yine de “öyle kabul ederek” bu mesele üzerinden bazı şeylere meşruiyet kazandırmaya çalışanlara cevabımızı verelim.</p>
<p style="text-align: justify">Evvela şunun altını çizelim; Cahiliye devrinde vuku bulmuş olan bu ticaret faaliyeti veya başka bir örnek Müslüman kadınlar için örnek teşkil etmez. Çünkü Hz. Hatice (r. anhâ) Hicret’ten önce vefat etmiş, ahkâm bildiren; yani kadınlarla alakalı hükümleri ihtiva eden ayetlerin nüzulüne şahit olmamıştır. Henüz ne tesettür farz kılınmış, ne mahremiyetle alakalı sınırlandırmalar söz konusu olmuş, ne de seferilik bağlamındaki uygulamalar yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla bu noktadan hareketle referans arayanların çabaları beyhudedir. Peygamber eşlerine hitap eden <strong>“Evlerinizde oturun ve daha önce câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve rasûlüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah sizi sadece günah kirlerinden arındırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor”</strong><a href="#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> mealindeki ayet bile tek başına bu noktadan hareketle yapılan çıkarımları boşa çıkarmaya kâfidir.</p>
<p style="text-align: justify">Ne var ki; Hz. Hatice’nin (r. anhâ) ticaretini söz konusu ederek Peygamber hanımlarını örnek almakta çok heveskâr olanlar bu ayetle tanışınca bir miktar şaşkınlık yaşadıktan sonra derhal ayetin Peygamber hanımlarına hitap etmesini öne sürerek hükmün sadece Peygamber hanımlarına münhasır olduğunu, diğer kadınların “<em>câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılma</em>”larında bir beis olmadığını ima etmektedirler. Bu ikircikli tutumun samimiyetten ne kadar uzak olduğu açıktır. Peygamber Efendimizin pak zevcelerinin hayatından sadece Hz. Hatice’nin (r. anhâ) cahiliye devrindeki ticaretini referans almaları; vahyin bütününe, yani; İslam’ın çarşıya, pazara, sokağa, mahkemeye vs. hâkim olduğuna şahit olan Allah Rasûlü’nün diğer hanımlarının ve kızlarının örnek yaşamlarını yok saymaları, görmezden gelmeleri, oldukça manidardır.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">“<em>Yoksa onlar câhiliye devrinin hükümlerine mi talip oluyorlar</em>? <em>Yakinen inananlar için hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır?</em>”<a href="#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">
<p style="text-align: justify"><a name="_Toc165280991"></a><strong>“HZ. AİŞE DE MÜFTÜYDÜ, KOMUTANDI, ÖĞRETMENDİ VS.”</strong></p>
<p style="text-align: justify">Hz. Aişe annemizin de özellikle Rasûlullah’ın (s.a.v) vefatından sonra en önemli fetva mercilerinden biri olması ve Cemel Vakasındaki etkin rolü ön plana çıkartılarak bir müftü, bir komutan olduğu yoğun bir biçimde dillendirilir. Evet, Hz. Aişe (r. anhâ) müctehid ve müftü idi. Keskin zekâsı, kuvvetli hafızası ve tefakkuh kabiliyetinin yanı sıra; kimsenin vâkıf olamayacağı meseleleri bilmesi, Efendimizle evlendiğinde yaşının çok küçük olup vefatından sonra da kırk küsur sene daha yaşaması tabii olarak kendisini insanların sorularına cevap aradıkları en önemli mercilerden biri haline getiriyordu. Özellikle ömrünün sonuna doğru kadınlara özel haller başta olmak üzere birçok meseleye dair fetvalar vermekle meşgul olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Buraya kadar anlattıklarımız herkesin malumudur; ancak kendisine nasıl soru sorulup cevap alınırdı, sosyal hayattaki konumu ve pozisyonu nasıldı, asıl gözden kaçırılan nokta burasıdır. Ne var ki bunu gözden kaçırmaya çalışanlara cevap bizzat Kur’an-ı Kerim ayetiyle verilmiştir. Allah’ın hikmetlerinden olacak ki adeta şu şahit olduğumuz çağ dikkate alınarak kadınlara müteallik hükümler bizzat Kur’an ayetleriyle teminat altına alınıp açıklanmıştır. Şayet bu ayetler hadis olsaydı katiyen kabul etmez, sorgusuz sualsiz uydurma derlerdi. Zira apaçık ayetler olduğu halde bile bir kısım insanlar teslimiyet göstermemektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de: <strong>“Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz/soracağınız vakit perde arkasından isteyin/sorun. Bu sayede sizin kalpleriniz de, onların kalpleri de daha temiz kalır&#8230;”</strong><a href="#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> buyurarak bu konuda çok net bir çizgi çizmiştir. <span style="text-decoration: underline">Bu ayetle birlikte harem farz kılınmıştır</span> ki o zamana değin Araplarda böyle bir gelenek yoktu.<a href="#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Hicab (perde/örtü) ayeti olarak bilinen bu ayetin iniş sebebiyle alakalı kaynaklarımızda farklı rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Ömer (r.a) Peygamber Efendimize (s.a.v); “Evinize iyiler de girip çıkıyor kötüler de, hanımlarınıza perde arkasında durmalarını emretseniz!” diyordu<a href="#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> bir müddet sonra bu ayet nâzil oldu.<a href="#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Uygulamaya baktığımız zaman da bu ayetin tesirini aynen görmekteyiz. Buna dair birkaç nakil zikredecek olursak daha da somut bir manzara çizmiş olacağız.</p>
<p>I) Medine valisi Mervan, Yezid’in veliaht tayin edildiğini ilan edince Hz. Ebû Bekr’in (r.a) oğlu (yani Hz. Aişe annemizin kardeşi) Abdurrahman buna tepki göstermiş, bunun üzerine Mervan, “Anne babasına: Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?”<a href="#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> ayetinde zemmedilen adamdır bu” diyerek Abdurrahman’ı tahkir etmişti. O sırada “<span style="text-decoration: underline">perde arkasında</span>” konuşulanları dinleyen Hz. Aişe: “(Yalan söylüyorsun) Allah bizim (Ebû Bekr ailesi) hakkımızda benimle alakalı olan (ifk hadisesi) ayetlerinden başka bir şey indirmemiştir” diyerek onu yalanlamıştır.<a href="#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>II) eş-Şa‘bî, Mesrûk’tan şöyle naklediyor: Kâbe’ye kurbanlık gönderen kimselerle alakalı Hz. Aişe’ye soru sordum, “<span style="text-decoration: underline">perdenin arkasından</span>” el çırpma sesi geldi ve şöyle dedi: “Ben Rasûlullah’ın kurbanlıklarının gerdanlıklarının iplerini bükerdim de O, kurbanlıklarını gerdanlıklı olarak Kâbe’ye gönderirdi. Fakat ihramlı erkeklere ailesinden haram olan şeylerden hiçbiri, hacıların dönmesine kadar kendisine haram olmuyordu.”<a href="#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">III) İbn Habib el-Hanefî, Ebu Sa‘d er-Rakkaşi’nin şöyle söylediğini rivayet etti: “Hz. Aişe’ye (r. anhâ) nebiz hakkında soru sordum, ‘<span style="text-decoration: underline">perdenin arkasından</span>’ bana bir kavanoz/testi çıkardı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.v) bunun içinde yapılan şeyi kerih görürdü.”<a href="#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Görüldüğü üzere Sahabe-i Kiram’ın Aişe annemize soru sorma ve cevap alma şekli hicab ayetinde emredildiği üzere arada perde olmak suretiyledir. Kesinlikle bugün vehmettirildiği gibi namahremle karşılıklı yüz yüze göz göze bir durum söz konusu değildir. Ve bu durum sefer ve savaş halinde de korunmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Savaşlara katılma meselesine gelince, Hz. Aişe (r. anhâ) hem Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte hem de vefatından sonra savaşlara katılmıştır. Tabi hazerde olduğu gibi seferde de yine aynı haremlik selamlık düsturunu görmekteyiz. Mesela Aişe annemiz “ifk hadisesi” diye bildiğimiz kendisine iftira atılması ve ilgili ayetlerin nazil olması sürecini şu sözlerle anlatmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify">“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gazaya çıkacağı zaman hanımları arasında kura çeker, hangisi kura da çıkarsa beraberinde onu götürürdü. Yine yapacağı bir gazve hususunda aramızda kura çekti ve bu kurada benim ismim çıktı. Bunun üzerine ben de Rasûlullah’la beraber sefere çıktım. ‘Hicâb ayeti’nin indirilmesinden sonraydı. Ben (seferde) ‘hevdec’imin<a href="#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> içinde taşınır ve (konak yerinde) hevdec içinde indirilirdim. Bütün yolculuğumuzda bu şekilde yürüdük…”<a href="#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Başka bir rivayette ise: “Ben deve ile yolculuk edeceğim zaman hevdecimin içine otururdum sonra onu kaldırır devenin üzerine koyarlardı”<a href="#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> şeklinde nakledilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">el-Buhârî ve Müslim başta olmak üzere farklı varyantlarıyla birçok kaynakta geçen bu rivayetlerden anlaşıldığına göre hicab ayetinden sonra sefer ve savaş halinde de kadınlar namahreme görünmeyecek şekilde kendi hususi mahfillerinde seyahat etmişlerdir. Nitekim ordunun Aişe annemizi hevdecinin içinde zannederek hareket etmesi ve onu geride bırakması da bunu göstermektedir.<a href="#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Buna delil teşkil edecek bir başka rivayet şöyledir: “Rasûlullah (s.a.v) beraberinde Ümmü Seleme ve Safiyye (r. anhümâ) olduğu halde seferde iken Ümmü Seleme’nin (r. anhâ) hevdeci zannederek Safiyye’nin (r. anhâ) hevdecine gitmişti. Ancak o gün Ümmü Seleme’nin sırasıydı, yani gece onun yanında kalacaktı. Safiyye (r. anhâ) ile bir müddet konuştuktan sonra yanlış geldiğini fark ederek geri Ümmü Seleme’nin (r.anhâ) hevdecine gitti…”<a href="#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Bu da yine dışarıdan bakıldığı zaman görünmedikleri bir mahfilde bulunduklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Rasûlullah’ın (s.a.v) vefatından sonra çıkılan seferlerde de aynı uygulamayı görmekteyiz. Cemel Vakası diye bildiğimiz savaşı Aişe annemiz devesinin üstünden idare ettiği için bu isimle anılmıştır. Asker isimli devesinin etrafında cereyan eden savaşta Aişe annemizin hevdeci ok yağmuruna tutulmuş, hevdecin zırhlarına saplanan oklarla adeta bir kirpi halini almıştır; ancak kendisi yaralanmadan kurtulmuştur&#8230;<a href="#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Hal böyle iken namahrem bakışlar arasında sürekli erkeklerle iç içe olan hanımların bu davranışlarına Hz. Aişe (r. anhâ) annemizin fetva verip savaşlara katılmasını delil getirmeleri beyhude bir çaba olmakla birlikte büyük bir bühtandır. Hazerde olsun seferde olsun tesettüre ve mahremiyete son derece ehemmiyet veren annelerimizi -bu hususlarda gün geçtikçe duyarsızlaşan- günümüz kadınları gibi tavsif etmeleri kabul edilebilir bir durum değildir.</p>
<p style="text-align: justify">Evet, kadınların çalışması, okuması veya bazı kamu görevlerinde bulunması kendi başına bizatihi yasak değildir. Müslüman bir kadın ticaret de yapabilir, ilim de tahsil edebilir, çeşitli kamu görevlerinde de yer alabilir; ancak bu, tesettüre ve mahremiyete riayet etmek, ailesine ve rabbine karşı vazifelerini ihmal etmemek kaydıyladır. Şu halde fetva aranması gereken nokta kadınların çalışmaları veya okumaları değil söz konusu ortamların durumudur ve bu da herkes için farklılık göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Mesut Özbilir</strong></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a>        et-Taberî, <em>Târîh</em>, (Dâru’l-Me‘ârif, Thk: Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, 2. Baskı), II, 280.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>        el-Ahzâb, 33/33.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>        el-Mâide, 5/50.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a>        el-Ahzâb, 33/53.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a>        Elmalılı, <em>Hak Dini Kuran Dili</em>, VI, 567-568.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>        el-Buhârî, <em>es-Sahîh</em>, Salat, 32, (r. 402).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>        İbn Kesîr, <em>Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm</em>, (Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut, 2012), III, 511.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a>        el-Ahkâf, 46/17.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a>        el-Buhârî, <em>es-Sahîh</em>, Tefsir, 46, (r. 4827).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> <em>     </em>el-Buhârî, <em>es-Sahîh</em>, Edahi, 15, (r. 5566); Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned</em>, XXXXI, 428, (r. 24956).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a>      Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned</em>, XLIII, 238, (r. 26144).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a>      Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan, kubbesi kumaşla örtülü tahtırevan şeklinde mahfil. Bk. İbn Hacer, <em>Fethu’l-Bârî,</em> (Dâru’l-Hadis, Kahire, 2004), VIII, 535.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a>      el-Buhârî, <em>es-Sahîh</em>, Megâzî, 36, (r. 4141); Tefsîr, en-Nûr, 6, (r. 4750).</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a>      İbn Hacer, <em>Fethu&#8217;l-Bârî</em>, VIII, 535.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a>      İbn Hacer, <em>Fethu’l-Bârî</em>, VIII, 535.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a>      İbn Sa‘d, <em>et-Tabakâtü’l-Kübrâ</em>, (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997), VIII, 76.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a>      el-Aynî, <em>Umdetü’l-Kârî</em>, (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001), XV, 67-70.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><strong>İLGİNİZİ ÇEKECEK BENZER YAZILAR:</strong></p>
<p style="text-align: justify"><a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-okumasina-calismasina-karsisiniz-ama-hastanede-kadin-doktor-ariyorsunuz-soyleminin-tahlili/">“Kadınların okumasına/çalışmasına karşısınız ama hastanede kadın doktor arıyorsunuz” söyleminin tahlili</a></p>
<p style="text-align: justify"><a href="https://mesutozbilir.com.tr/hire-hadisi-baglaminda-kadinlar-mahremsiz-yolculuga-cikabilir-soylemi/">Hîre hadisi bağlamında “Kadınlar mahremsiz yolculuğa çıkabilir” söyleminin tahlili</a></p>
<p class="entry-title" style="text-align: justify"><a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-camide-cemaatle-namaz-kilma-meselesi/">Kadınların camide cemaatle namaz kılma meselesi</a></p>
<p style="text-align: justify"><a href="https://mesutozbilir.com.tr/kadinlar-ev-isi-yapmak-zorunda-degildir-soyleminin-tahlili-ve-cinsiyet-rolleri-uzerine-bir-mulahaza/">“Kadınlar ev işi yapmak zorunda değildir” söyleminin tahlili ve cinsiyet rolleri üzerine bir mülahaza</a></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/">“Hz. Hatice de tüccardı, Hz. Aişe de müftüydü, öğretmendi” vb. söylemlerin tahlili</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/hz-hatice-de-tuccardi-hz-aise-de-muftuydu-ogretmendi-vb-soylemlerin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;ANLAMADIKTAN SONRA KUR&#8217;AN OKUMANIN BİR MANASI YOK&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2023 18:29:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Anlamadan Kuran okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Hatim]]></category>
		<category><![CDATA[Kıraat]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mukabele]]></category>
		<category><![CDATA[Tilavet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=185</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim nazil olduğu günden itibaren hem dünyevi hem de uhrevi anlamda insanlığa rehberlik etmiştir. Tesis ettiği medeniyet sadece Müslümanları ihya etmekle kalmamış çoğu kere gayri Müslimleri de etkileyerek takdirlerini kazanmıştır. Allah kelamı olması hasebiyle Müslümanlar nazarında hem hayatlarını tanzim ettikleri bir nizam, hem ibadetlerini yerine getirdikleri kutsal bir metin ve hem de ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;ANLAMADIKTAN SONRA KUR&#8217;AN OKUMANIN BİR MANASI YOK&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/">“ANLAMADIKTAN SONRA KUR’AN OKUMANIN BİR MANASI YOK” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim nazil olduğu günden itibaren hem dünyevi hem de uhrevi anlamda insanlığa rehberlik etmiştir. Tesis ettiği medeniyet sadece Müslümanları ihya etmekle kalmamış çoğu kere gayri Müslimleri de etkileyerek takdirlerini kazanmıştır. Allah kelamı olması hasebiyle Müslümanlar nazarında hem hayatlarını tanzim ettikleri bir nizam, hem ibadetlerini yerine getirdikleri kutsal bir metin ve hem de tilavetiyle, hatmiyle, hattıyla vs. meşgul olarak bereketlendikleri ilahi bir fazilet membaı olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Modern zamanlara gelinceye kadar Müslümanların dünyasında böylesine engin bir alanı kuşatan Kuran-ı Kerim ne yazık ki günümüzde dar bir alana hapsedilmiştir. Cumhuriyet dönemiyle birlikte hem Kuran&#8217;ın hükümleri yürürlükten kaldırılarak sosyal ve hukuki alandan soyutlanmış hem de Kuran alfabesi olan elif-bâ&#8217;nın yasaklanması ve medreselerin kapatılmasıyla ilmi anlamda tedavülden kaldırılmıştır. 1950&#8217;li yıllardan itibaren elif-bâ&#8217;nın kısmen de olsa serbestleşmesi halkımıza yüzünden de olsa Kuran-ı Kerimi öğrenip okuyabilme imkânı sağlamıştır. Ne var ki bu durum Kuran-ı Kerim&#8217;in sadece yüzünden okunan bir kitap hüviyetine bürünmesine sebep olmuş, hayatımızdaki fonksiyonu Ramazandan Ramazana hatmedilmekle ve mezarlıklarda okunmakla sınırlı kalmıştır. Bu durum yaygınlık kazanınca ister istemez ilim ve fikir adamları tarafından Kuran&#8217;ın asli görevine dikkat çekilmiş, manasının anlaşılmasına ve hayata aktarılmasına daha fazla ehemmiyet gösterilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Ne var ki bu haklı hassasiyet bir müddet sonra belirli çevreler tarafından amacının dışına çıkarılarak; tilavet, kıraat, hafızlık, hatim ve mukabele gibi halkımızın Allah&#8217;a yaklaşmak için rağbet gösterdiği değerlerimiz örselenmeye başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Mecellenin <em>&#8220;Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de terk edilmez&#8221;</em> kaidesi gereğince halkımız maruz kaldıkları bütün olumsuzluklara rağmen imkânlar nispetinde Kuran-ı Kerim&#8217;le olan münasebetini sürdürmeye önem göstermiş; yüzünden de olsa okumasını öğrenmiş, tilavetiyle meşgul olmuş, hatimler indirerek Allah&#8217;ımızın kurbiyetine talip olmuşlardır. Zira Kuran&#8217;ın yüzüne bakmak ibadet,<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> okumak ibadet, ezberlemek ibadettir.</p>
<p style="text-align: justify">Durum böyle iken Kuran&#8217;ın manasını anlamak üzerinden lafebeliği yapan meal furyasının yoğun propagandaları insanımızı menfi anlamda etkilemiş, tabiri caizse Dimyat&#8217;a pirince gideyim derken evdeki bulgurundan da etmiştir. Kuran-ı Kerim&#8217;i Cumadan Cumaya, Ramazandan Ramazana da olsa açıp okuyan, hatimler indiren insanlar artık bundan sarfı nazar etmeye, Kuran okumayı öğrenmek için can atan kitleler tarafına bakmamaya başlamışlardır. Asırlardır okumayı bilen bilmeyen herkesin evinin başköşesinde hürmetle muhafaza edilen Mushaf-ı Şerifler müslümanların evlerinden de tecrit edilmiş yerini dünyalık süslere bırakmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle şunu açıklıkla ifade edelim ki; Kuran-ı Kerim&#8217;i okuyarak Allah&#8217;a yaklaşmak ve bu okuyuşumuzdan sevap kazanmak için manasını anlamak şart değildir. Kuran-ı Kerim okumanın faziletleriyle alakalı rivayet edilen hadislerin hiç birinde böyle bir şart yer almamaktadır. Nitekim bu hususta yapılan ilmi bir çalışmanın neticesi de şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify"><em>«Kur’ân’da okuma anlamını ihtiva eden özellikle &#8220;kıraat, tilâvet ve tertîl&#8221; kavramları hem cahiliye dönemi şiir örneklerinden hem de lügat ve tefsir kaynaklarından araştırılarak bu kavramlar kullanıldığında bizzat lafızlarının “okuma” anlamını ihtiva ettiği ancak “anlayarak okuma” gibi bir anlamı ihtiva etmedikleri sonucuna varılmıştır. Bir başka ifadeyle “okuma” denilen faaliyet için anlam ve amel son derece önemli ama bu “okuma”nın gerçekleşmiş olmasının şartı okunan metni anlamak değildir. Okumak mutlak bir faaliyettir, anlayarak yapılanı kuşattığı gibi anlamayarak yapılanı da ihtiva eder bir özelliktedir.»<a href="#_edn2" name="_ednref2"><strong>[2]</strong></a></em></p>
<p style="text-align: justify">Yani Kuran-ı Kerim okuyan kişi anlasın veya anlamasın mutlak olarak ecir ve sevaba nail olur.  Evet, Kuran-ı Kerim&#8217;in öncelikli gayesi anlaşılıp hayata tatbik edilmesidir; lakin biz şuanda bu konudaki bir saptırmayı gündemimize aldığımızdan evvela bu meseleyi vuzuha kavuşturduktan sonra Kuran-ı Kerim&#8217;in anlaşılarak okunması üzerinde de duracağız inşallah.</p>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>“Kim Kuran-ı Kerim’den bir harf okursa, onun için bir hasene vardır. Her bir hasenenin karşılığı da on sevaptır. (Dikkat edin) Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis &#8216;elif&#8217; bir harftir, &#8216;lâm&#8217; bir harftir, &#8216;mîm&#8217; de bir harftir.”</em></strong><a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Bu hadis-i şerifte Peygamberimizin (s.a.s.) “hurûf-ı mukattaa” olarak isimlendirilen ve manası kesin bir şekilde bilinmeyen (ألم) elif-lâm-mîm harflerini örnek vermesi son derece dikkat çekicidir. Çünkü bu harflerin ne manaya geldiği ne Kuran-ı Kerim&#8217;de ne de hadis-i şeriflerde izah edilmemiştir. Müteşâbihattan olmaları ve müteşâbihatın yorumlanmasının da dinen yasaklanması sebebiyle âlimlerin birçoğu da Hurûf-u mukattaaya mana vermekten kaçınmışlardır.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yani Peygamberimiz (s.a.s.) manası anlaşılmayan, ne anlama geldiği bilinmeyen bu üç harfi okuyan kimse için bile üç hasene verileceğini ve bu üç hasenenin de on katıyla mükâfatlandırılacağını müjdelemektedir. Buradan da ortaya çıkıyor ki Kuran-ı Kerim okumanın ibadet vasfı kazanması ve okuyan kimsenin ecre nail olması manasının anlaşılmasıyla kayıtlı değildir. Anlamayarak da olsa Kuran-ı Kerim&#8217;i okuyan kişi okuduğu her bir harf için en az on sevap kazanır. İhlas ve samimiyeti oranında bu mükâfat daha da katlanabilir. Nitekim Kuran-ı Kerim&#8217;de Allahu Telala şöyle buyurmaktadır: <strong><em>&#8220;Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulüm etmez. Eğer yapılan iyilik zerre kadar da olsa, onun sevabını kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.&#8221;</em></strong><a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify">Kuran-ı Kerim okumaya teşvik noktasında ecir kapıları o kadar açılmıştır ki okumakta zorlanan ve kekeleyerek okumaya çalışan kimsenin bile iki kat ecre nail olacağı bizzat Peygamberimiz (s.a.s) tarafından müjdelenmiştir. Hz. Aişe (r.anha) validemizin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendimiz (s.a.s.) bunu şöyle ifade buyurmuştur:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;Kuran&#8217;ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacaktır. Kuran&#8217;ı zorlanarak/ kekeleyerek de olsa okumaya çalışan kişiye ise &#8216;iki kat&#8217; ecir vardır.&#8221;</em></strong><a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Bu hadis-i şerifte yine Kuran-ı Kerim okumanın faziletiyle alakalı çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Yani anlamak şöyle dursun, okumakta bile yeterli olmayan, çat pat okumaya çalışan bir kimse bile ecir ve mükâfattan mahrum kalmıyor. Üstelik okumakta mahir olandan iki kat daha fazla ecir vaat ediliyor. Bu müjde &#8220;güzel okuyamıyorsan bile okumaya devam et, Kuran tilavetinden mahrum kalma&#8221; mesajı veriyor adeta.</p>
<p style="text-align: justify">Burada son derece önemli bir ayrıntı da şudur; Kuran-ı Kerim Peygamberimiz (s.a.s.)&#8217;e bizzat vahyolunduğu ve kalbine işlendiği halde<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> o da Kuran-ı Kerim&#8217;i hem tilavet eder hem de dinlemeyi severdi. Hz. Aişe annemizin anlattığına göre Peygamberimiz (s.a.s.) onun hanesinde kaldığı bir gecede el-Bakara, Âl-i İmran ve en-Nisa surelerini okumuş, tehdit bildiren ayetleri okuyunca dua edip Allah&#8217;a sığınmış, müjde bildiren ayetleri okuyunca da dua edip (bahsi geçen müjdeleri) istemiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>  Hâlbuki Efendimiz (s.a.s.) Kuran-ı Kerim&#8217;de geçen müjdeleri de tehditleri de biliyor ama yine de baştan başlayarak tekrar tekrar okuyor.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Başka bir hadisi şerifte ise Kuran-ı Kerim dinlemeyi sevdiği şu şekilde rivayet edilmektedir: &#8220;<em>Rasulullah (s.a.s.) sahabeden Abdullah b. Mes&#8217;ûd (r.a.)&#8217;ın kendisine Kuran-ı Kerim okumasını istemişti. Bunun üzerine İbn Mes’ûd (r.a.): &#8216;Ya Rasûlallah! Kur&#8217;an sana indirildiği halde ben mi sana okuyacağım?&#8217; dedi. Peygamberimiz (s.a.s.) de: &#8216;Evet, onu başkasından dinlemeyi seviyorum!&#8217; buyurdular</em>.&#8221;<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Sahabe-i Kiram&#8217;ın Kuran&#8217;la olan münasebetlerini incelediğimizde de Kuran okumaya son derece yoğunluk verdiklerini, belirli aralıklarla Kuran-ı Kerim&#8217;i hatmettiklerini görüyoruz. Hatta gerek kendi aralarında gerekse Efendimiz (s.a.s.)&#8217;e hangi sıklıkla Kuran&#8217;ı hatmetmenin uygun olacağı sorusunu yönelttikleri hadis kaynaklarımızda yer almaktadır.<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Hz. Osman (r.a.)&#8217;ın bir gecede Kuran&#8217;ı hatmettiği vaki ise de bazı âlimler üç günden daha az sürede hatmedilmesini mekruh görmüşler.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> En fazla ne kadar zamanda bir hatmedilmeli noktasında ise kırk günden fazla arayı açmayı mekruh görenler olmuştur. Ancak Hasen b. Ziyad&#8217;ın (r.h.) naklettiğine göre Ebu Hanife (r.h.) Peygamberimizin (s.a.s.) vefat ettiği yıl Cebrail (a.s.)&#8217;a Kuran&#8217;ı iki defa okuduğunu delil getirerek senede iki defa hatmedenin Kuran&#8217;ın hakkını vermiş olacağını ifade etmektedir. <a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Yani sahabe-i kiramın Kuran-ı Kerim&#8217;i belli süre zarfında baştan sona okuyup hatmetmek gibi bir hassasiyetleri olduğu kaynaklarımızda çok açık bir şekilde yer almaktadır. Bununla beraber Kuran-ı Kerim&#8217;i hatmettikleri vakit aile efradını toplayarak dua ettikleri de rivayet olunmuştur.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p style="text-align: justify">Toparlayacak olursak Kuran-ı Kerim&#8217;in; tilavetiyle, mukabelesiyle, hatim dualarıyla vs. toplumumuzda kökleşmesi asr-ı saadete muvafıktır ve birebir ashabı kiramın hayatlarından bize intikal etmiştir. Hadis kaynaklarımızda Kuran okumanın faziletleriyle alakalı &#8220;Fezâilü’l-Kur’ân&#8221; başlığıyla hususi bahisler açılmış; Kuran&#8217;ı okumaya, anlamaya, öğrenmeye, öğretmeye ve onunla amel etmeye teşvik eden rivayetler bu başlık altında toplanmıştır. Ancak bu rivayetlerin hiç birinde Kuran tilavetinin ibadet vasfı kazanması ve okuyana ecir kazandırması manasının anlaşılmasıyla kayıtlanmamıştır. Tabi ki de asıl olan ve faziletli olan Kuran-ı Kerimi anlayarak, tefekkür ederek, sindirerek ve en önemlisi amele dökerek okumaktır. Ancak başta da ifade ettiğimiz gibi biz buraya kadar, süslü laflarla insanımızın Kuranı Kerim&#8217;le olan irtibatını koparmaktan öte bir mana taşımayan kısır bir anlayışa cevap vermeyi amaçladık. Kuran&#8217;ı anlamak üzerine mülahazalarımızı yeni bir başlık altında ifadeye gayret edelim.</p>
<h3 style="text-align: justify"><strong>Kuran&#8217;ın Manasını Anlamak Üzerine</strong></h3>
<p style="text-align: justify">Ülkemizde gerçekten çok suiistimal edilen meselelerden birisi de budur; Kuran&#8217;ın manasını anlamak. Son yıllarda meal yazmak adeta moda oldu. Önemli bir kısmı mezhepsiz ve de ilimsiz kimseler olan bu meal furyası, kendi pazarlarını oluşturmak adına bütün bir ulemayı insafsızca tenkit etmekte Kuran&#8217;ın bugüne kadar yanlış anlaşıldığını/ anlatıldığını kendilerinin doğrusunu anlayıp anlattığını ileri sürmektedirler. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim&#8217;in anlaşılması mevzu bahis olduğunda bir numaralı alternatif olarak sunulan &#8220;meal&#8221; kavramı üzerinde duralım.</p>
<p style="text-align: justify">Meâl; «sözlükte &#8220;bir şeyin varacağı gaye, bir şeyi eksiltmek&#8221; demektir. Istılahta; Kuran ayetlerini her yönü ile aynen çevirme iddiası olmaksızın, başka bir dile aktarmak anlamında kullanılır. Kuran&#8217;ın kelime ve cümlelerini kelimesi kelimesine, hiçbir anlamını eksik bırakmadan başka bir dile çevirmek mümkün olmadığı için Kuran&#8217;ın başka dillere çevirisine meâl ismi verilmiştir. Bu kelime ile yapılan çevirilerde eksik olabilir, bu anlam, ayetin, kelimenin yaklaşık manasıdır demek istenir.»<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p style="text-align: justify">Meâlin, hem sözlük hem de ıstılah manasından da anlaşıldığı üzere Kuran-ı Kerim&#8217;in başka bir dile “mana ve mefhum” olarak aktarılmasına meal adı veriliyor. Kısacası meal, yazarının Kuran-ı Kerim&#8217;den kendi anladığı mana ve mefhumu Türkçe&#8217;ye veya herhangi bir dile aktarmasıdır, diyebiliriz. Burada sormamız gereken şöyle bir soru var; Kuran-ı Kerim&#8217;den herkes aynı manayı anlayabilir mi? Tabi ki hayır, herkes aynı manayı anlasa zaten mezhepler, meşrepler, farklı dini guruplar ortaya çıkmazdı. Bugün yazılmış Türkçe meallere baktığımızda da bu durumu rahatlıkla müşahede edebiliriz. Aynı ayet bir meale farklı başka meale daha farklı bir biçimde aktarılabiliyor. Mesela bir örnek zikredecek olursak Bakara Suresinde -surenin de ismini aldığı- İsrâiloğulları&#8217;na dair bir kıssa şöyle anlatılır:</p>
<p style="text-align: justify">وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ ﴿٧٢﴾ فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٧٣﴾</p>
<ul style="list-style-type: square">
<li style="text-align: justify"><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Yolu Meali:</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><em>“Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Hâlbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Sonra “(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun” dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini gösterir.”</em><a href="#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<ul style="list-style-type: square">
<li style="text-align: justify"><strong>Hayat Kitabı Kuran, Mustafa İslamoğlu:</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><em>“Hani bir kişiyi öldürmüştünüz de, hemen ardından bu konuda birbirinizi suçlamıştınız. Oysaki Allah örtbas ettiğiniz gerçeği açığa çıkarırdı. Bu maksatla dedik ki: “Bu (prensib)i<a href="#_edn16" name="_ednref16"><strong>[16]</strong></a> bu türden (çözümlenmemiş cinayet olaylarından) bazılarına da uygulayın. Allah aklınızı kullanabilesiniz diye ölüyü işte böyle diriltir ve âyetlerini size bu şekilde gösterir.”</em><a href="#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<ul style="list-style-type: square">
<li style="text-align: justify"><strong>Süleymaniye Vakfı Meali:</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><em>“Bir gün de bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemiş olduğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır. Ölenin parçasını bedenine yerleştirin!” dedik. Allah ölülere, bu şekilde (parçaları tamamlayarak) can verir. Size ayetlerini gösteriyor ki aklınızı kullanasınız.”</em><a href="#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify">Evet, aynı ayetin üç farklı mealini okuduk, aynı ayet ama çok farklı şekillerde meallendirilmiş. Aslında yorumlanmış demek daha doğru olur. Sadece Diyanet Meali olabildiğince metne sadık kalmış, zamirle ifade edilen kısmı parantez içinde zikretmiş; ancak diğer ikisine baktığımızda tamamen farklı şeyler anlatılıyor. Bu neden böyle? Çünkü Kuran yoruma müsait bir metindir. Dolayısıyla meal yazarlarının ilmi birikimleri, akli ve fikri derinlikleri ve en önemlisi itikadi görüşlerinin farklılığı oranında mealler de farklılaşıyor ve tabiri caizse ortaya böyle bir keşmekeş çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify">İşte insanları Kuran&#8217;ı anlamak sloganıyla meal furyasına sevk edenler aslında böyle bir kargaşanın içine sürüklemektedirler. &#8220;Kuran&#8217;ı Türkçesinden okudum, çelişkiler buldum vs.&#8221; diyerek deist ateist olan binlerce gencin sorumlusu işte bu arızalı kafadır. Kuran&#8217;da çelişki buldum diyorlar hâlbuki onlara &#8220;bu Kuran değildir, bizim Kuran&#8217;dan anladığımızdır&#8221; denilseydi tahribat belki bu boyutlara varmazdı. Ancak &#8220;Allahu âlem Allah&#8217;ın muradı böyledir&#8221; demek ihtiyatını bile göstermekten ictinab eden mütekebbir zevat vahyi bizzat Cebrail&#8217;den (a.s.) almış edasıyla ahkâm kesmeyi tercih ederek bir neslin inancına dinamit yerleştirdiler. <strong><em>&#8220;Artık vay o kimselerin hâline ki, kitabı elleriyle yazarlar da, sonra da onu az bir pahaya satabilmek için: &#8216;Bu, Allah katındandır!&#8217; derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!&#8221;</em></strong><a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p style="text-align: justify">İkinci bir şey; meal yazarı itikaden sağlam ilmen yeterli olsa bile, yine de Kuran&#8217;ı tam olarak Türkçeye aktarması mümkün değildir. Çünkü hiçbir dil tam olarak diğer bir dilin duygu ve düşüncelerini yansıtamaz. Hal böyle olunca Arapça dilinin zenginliği, Kuran&#8217;ın belagat ve îcâzıyla da birleşince sair dillerin bunu ifade etmekte hepten aciz kalması kaçınılmaz bir durum olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify">Bu noktada bize güzel bir örnek tasvir edeceğini umduğum bir hadiseyi nakletmek istiyorum. Hepimizin bildiği Çağrı filmi 1970&#8217;li yıllarda Fas çöllerinde çok kısıtlı imkânlarla çekilebilmiştir. Buna rağmen filmin yönetmeni Mustafa Akkad filmi aynı platformda farklı oyuncularla iki defa çekmiştir. Bu çekimlerden biri başrolünü Hz. Hamza karakteriyle Anthony Quinn&#8217;in oynadığı ve Türkiye&#8217;de diğerine nazaran daha meşhur olan İngilizce versiyonu &#8220;The Message&#8221;dır. Diğeri ise bütün oyuncuları Arap olan ve Arapça olarak çekilen &#8220;er-Risâle&#8221;dir. Mustafa Akkad&#8217;a dublaj yapmak yerine neden bunca meşakkate ve masrafa katlanarak çölde kızgın güneşin altında, kum fırtınalarının arasında atlarla oklarla son derece zor savaş sahneleri olan bir filmi iki defa çektiği sorulunca şu manidar cevabı vermiştir: <em>&#8220;Bunun nedeni İslâm’ı Batı’ya &#8220;kendi dilleriyle&#8221;, kendi oyuncularıyla ve en önemlisi kendi mantıklarıyla anlatmaktı.&#8221;</em><a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Aynı soru Mustafa Akkad&#8217;ın oğlu Malek Akkad&#8217;a sorulduğunda ise yine benzer bir şekilde şu cevabı veriyor: <em>&#8220;Birkaç nedenden dolayı iki dilde çekmeyi seçtiğini sanıyorum. Birincisi; Arapça versiyonu Kur’an-ı Kerim’in asıl metnine daha yakın olduğu için bunun dublajı yapılamaz. İkinci olarak da; filmin uluslararası pazarlarda erişimini genişletmek için İngilizce bir versiyon yapmak istediğini düşünüyorum.&#8221;</em><a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p style="text-align: justify">Bu her iki beyandan da anlaşıldığı üzere İslam&#8217;ı beyaz perde vasıtasıyla Batı&#8217;ya tanıtmayı hedefleyen Mustafa Akkad Batı&#8217;nın duygu ve düşüncelerini ancak kendi dillerini kullanarak tam anlamıyla yansıtabileceğini düşünüyor. Yine bunu yaparken İslam dünyasını da göz ardı etmemek adına Kuran ayetlerini ve hadisi şerifleri orijinal diliyle yansıtmanın daha tesirli olacağını düşünüyor ki bize göre de bu çok isabetli bir düşüncedir.</p>
<p style="text-align: justify">Daha önce de ifade ettiğim gibi hiçbir dil başka bir dilin duygu ve düşüncelerini tam manasıyla yansıtamaz. Her dilin kendine has bir binası, kültürel normları, edebi derinlikleri vardır. Her ne kadar en güzel şekilde çevirmek isteseniz bile o mana derinliğini yansıtmanız mümkün değildir. Mustafa Akkad&#8217;ın bütün o meşakkati ikiye katlayarak filmi iki defa çekmesi işte o mana derinliğini ıskalamamak ve muhatap kitleye kâmil bir biçimde mesajını vermek gayesiyle olmuştur. Oyuncular tarafından temsil edildiği halde bile duygu ve düşünceler tam anlamıyla yansıtılamıyorsa kâğıt üzerindeki bir yazıyla ne kadar yansıtılabilir, takdirlerinize bırakıyorum.</p>
<p style="text-align: justify">Kaldığımız yere dönecek olursak; meal dediğimiz şey Kuran ayetinin olabildiğince yakın bir mana ile başka bir dile aktarılmasıdır. Tam olarak Allah&#8217;ın muradı budur diyebilmemiz mümkün değildir. Belki &#8220;yaklaşık olarak böyledir&#8221; denilebilir.</p>
<p style="text-align: justify">Üçüncü bir şey; tam olarak başka bir dile aktarıldığını varsaysak bile bu meal yine tek başına Allah&#8217;ın kelamını tam olarak anlamamızı temin etmeye yetmez. Çünkü Kuran-ı Kerim&#8217;i anlamak bir ayetin lafızlarını anlamaktan ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı bütün Arapların âlim olması gerekirdi; zira Kuran-ı Kerim kendi konuştukları dil ile nazil olmuştur. Bilakis Kuran&#8217;ı anlamak; okuduğumuz bir ayetin &#8220;siyak sibak&#8221; dediğimiz bağlamını, &#8220;sebebi nüzul&#8221; dediğimiz iniş sebebini, &#8220;Mekkî Medenî&#8221; diye taksim ettiğimiz iniş zaman ve mekânını, &#8220;nâsih mensûh&#8221; dediğimiz hükmünün yürürlükten kaldırılıp kaldırılmadığını, &#8220;mutlak mukayyet&#8221; dediğimiz o ayette geçen hükmün başka bir ayetle veya hadisle kayıtlanıp kayıtlanmadığını, &#8220;umum husus&#8221; dediğimiz o ayetin genel ifadesinin başka bir ayetle veya hadisle özelleştirilip özelleştirilmediğini vs. bilmekten geçer. (Hadisler için de aynı kıstaslar geçerlidir) Ve en önemlisi Allah Rasulü&#8217;nün dergâhında yetişmiş sahabe-i kiram başta olmak üzere selef-i salihin (Efendimizden sonraki üç nesil) o ayetleri nasıl anlamış, hayata nasıl tatbik etmiş bunlara da vakıf olmak durumundayız. Sahabe-i kiramın ve selef-i salihinin referans olmadığı hiçbir yoruma bizim din dememiz mümkün değildir. Düşünebiliyor musunuz şu ahir zamanda birileri çıkıyor ve diyor ki &#8220;ben; kendisi veya babaları veya dedeleri Peygamber (s.a.s) ile birlikte namaz kılan, onun hutbelerini vaazlarını dinleyen, onunla savaşlara giden insanlardan daha doğru anlıyorum bu dini.&#8221; Böyle bir şey kabul edilebilir mi? Bu adamları kelli felli zatlar dinliyor da biri çıkıp demiyor ki vahyin ilk muhatapları, Peygamberin talebeleri Kuran-ı Kerim&#8217;i doğru anlayamadıysa, sen nasıl doğru anlıyorsun?</p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam Kuran&#8217;ı anlamak için evvela dilini bilmek, sonra da o dil ile usul, tefsir, hadis, fıkıh, akaid gibi ilimleri ehil üstatlardan tahsil etmek gerekir. Zira günümüze kadar da bu böyle gelmiştir. Dikkat ederseniz son bir asır öncesine kadar Türkler Kuran-ı Kerim&#8217;i Türkçeye tercüme etmemiştir. Çünkü böyle bir şeye ihtiyaç duyulmamıştır. Bunun yerine Kuran ilimleri okunup okutularak Allah&#8217;ın kitabına kendi usul ve menheciyle vakıf olma yolunu benimsemişlerdir. Nitekim Kuran-ı Kerim&#8217;i sağlıklı bir biçimde anlamak ancak bu ilimleri tahsil etmekle mümkün olur.</p>
<h3 style="text-align: justify"><strong>Meallere bakışımızda doğru tavır ne şekilde olmalıdır?</strong></h3>
<p style="text-align: justify">Meallerle alakalı çekincelerimizi dile getirdikten sonra şunun da altını çizmek gerekir ki; bir müslüman kendisine gönderilen kitapla hemhal olup sürekli okuması gerektiği gibi imkânlar dâhilinde manasını da öğrenmeye gayret göstermelidir. Özellikle namazlarda okuduğumuz surelerin anlamlarını bilmemiz önem arz etmektedir. Halkımız açısından bu noktada meallerden istifade olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Her ne kadar Kuran&#8217;ın mana derinliğini tam anlamıyla yansıtamasa da; bizi tefekküre sevk edecek kıssalar, açık seçik bazı ikaz ve uyarılar, dünyevi ve uhrevi anlamda verilen müjde ve tehditler önemli ölçüde anlaşılabilir pasajlardır. Ancak bizim ısrarla dikkat çektiğimiz ve kaçınılmasını tavsiye ettiğimiz şey; meal yazarının Kuran&#8217;dan anlayabildiği kadar Türkçeye naklettiği metni, mutlak olarak Allah&#8217;ın kelamı ve muradı olarak görme ve bunun üzerine bir takım hükümler bina etme anlayışıdır. Kesin olarak ifade edelim ki meal Kuran değildir; Kuran&#8217;ın kısmen ve yaklaşık olarak Türkçeye aktarılmış halidir. Kısmen dememizin sebebi; çoğunlukla ayetlerin birkaç manaya ihtimalli olmasından ve meal yazarının bu ihtimallerden biri üzerine ayetin mealini bina etmesinden dolayıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Bunu böylece ifade ettikten sonra üzerinde durmamız gereken bir mesele de şudur; meal seçimi noktasında titiz davranmalı, özellikle son yıllarda ilmi ehliyet ve halis niyetten yoksun olan bir takım kişilerin/çevrelerin piyasaya sürdüğü meallerden uzak durulmalıdır. Mümkün mertebe ilmi geleneğimize bağlı, yeni şeyler ihdas etmenin şehvetine kapılmayan, modern ve seküler çevrelerden alkış alma gayreti içerisinde olmayan, ilmi ehliyete sahip âlimlerin (veya ilmi heyetlerin) telif ettiği &#8220;açıklamalı ve izahlı&#8221; mealler tercih edilmelidir.<a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Ancak her hâlükârda ayet meallerinden kendimizce hüküm çıkarmaktan ve fetva vermekten son derece sakınmalı, hikmetini ve inceliğini anlayamadığımız noktaları ehil kimselere sormalıyız. Elimizdeki mealin de kul yazısı olduğunu ve hatadan kusurdan hali olamayacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.</p>
<h3 style="text-align: justify"><strong>Sonuç</strong></h3>
<p style="text-align: justify">Tafsilatı geride geçtiği üzere Kuran-ı Kerim&#8217;i okumak, ezberlemek hatta yüzüne bakmak bile ibadettir. Bizi Rabbimize yaklaştıracak salih ameller zümresindendir. Bu hususta asla gevşek davranmamalı her gün mutlaka zaman ve imkân dâhilinde Kuran-ı Kerim okumaya özen göstermeliyiz. Ne kadar yoğun olursak olalım hiç olmazsa en az 1 hizb (5 sayfa) okumayı adet haline getirelim. Bununla beraber Kuran-ı Kerim&#8217;i anlamak için de gayret sarf edelim; ancak bunun için ayrı bir vakit tahsis edelim. Yani Kuran-ı Kerim&#8217;i okumayı, kıraat ve tilavet etmeyi ayrı bir ibadet; onu anlamaya çalışmayı, tefekkür ve tedebbür etmeyi de ayrı bir ibadet olarak günlük hayatımıza konumlandırmalıyız. Her ikisi için farklı vakitler tayin ederek az da olsa düzenli bir şekilde Kuran-ı Kerim&#8217;le olan münasebetimizi diri tutmalıyız. Allah Rasulü&#8217;nün (s.a.s.) öğrettiği ve sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarına tatbik ettikleri tavrın bu şekilde olduğu -bir kısmını geride zikrettiğimiz- nakillerle bize kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla git gide kaybetmeye başladığımız bu hassasiyetimizi yeniden ihya etmek ve diri tutmak öncelikli vazifelerimizden biri olmalıdır. Kuran-ı Kerim okumayı bilmiyorsak öğrenmeliyiz, az biliyorsak bu bilgimizi daha iyi bir noktaya taşımaya gayret etmeli talimiyle tecvidiyle kıraatımızı süslemeliyiz. Okumayı biliyor da bu kesif propagandaların tesirinde kalarak Kuran okumayı ihmal etmişsek hemen toparlanmalı, bu rahmet ve bereket membaından kana kana içmeliyiz.  İyi bir şekilde okuyabiliyorsak Arapça öğrenmenin ve Kuran ilimlerini tahsil etmenin yollarını aramalıyız. Ama ne yapıp edip bir şekilde Kuran&#8217;ı hayatımızın merkezine koymalıyız.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdular ki: <em>“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Allah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an okuyan kimse şerefle süslenecek. Yine Kuran-ı Kerim: ‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o zata elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kuran: ‘Rabbim! Ona şeref tacı giydir!’ diye niyaz edecek; o kimseye şeref tacı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı Kerîm: ‘Ya Rabbi! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an okuyan kimseyi manevi mertebelerin en yükseğine ulaştıracak.&#8221;</em><a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.&#8221;</em></strong><a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p style="text-align: center">***</p>
<hr />
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Suyutî, <em>el-Camiû&#8217;s-Sağir</em> (Daru&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, 2017): I-II/242 (3966).</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> AĞIRKAYA, G. “Kur’ân’ı Anlamadan Okumanın Bir Sevabı Yok mudur?” DİYANET İLMÎ DERGİ · CİLT: 56 · SAYI: 3 · TEMMUZ-AĞUSTOS-EYLÜL 2020: S. 712.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> <em>Et-Tirmizî</em>, Fezâilü’l-Kur’ân 16 (2910); <em>ed-Dârimî</em>, Fezâilü&#8217;l-Kur&#8217;ân 1 (3342).</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> &#8220;O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.&#8221; 3/Âl-i İmran, 7.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> 4/en-Nisa, 40.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <em>El-Buhârî</em>, Tefsir 80 (4937); <em>Müslim</em>, Salatû&#8217;l-Müsafirin 244 (1862); vd.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Peygamberimiz (s.a.s) Kuran kendisine vahyedilirken ezberlemeye çalıyordu ki bu ayeti kerime nazil oldu: &#8220;(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kıpırdatma. Şüphesiz ki onu (senin kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak bize aittir.&#8221; 75/el-Kıyame, 16-17.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned</em>: XXXXI/155 (24609); Beyhakî, <em>Şuabu&#8217;l-iman</em>: (Mektebetü&#8217;r-Rüşd, 2003): III/437 (1925).</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> El-Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 32 (5049).</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> <em>Et-Tirmizî</em>, Kıraat 13 (2946); <em>ed-Dârimî</em>, Fezâilü&#8217;l-Kur&#8217;ân 33 (3513).</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> es-Suyutî, <em>el-İtkan fi ûlumu&#8217;l-Kur&#8217;an</em> (Müessesetü&#8217;r-Risale, Thk: Şuayb el-Arnavud): s. 221.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> es-Suyutî, <em>el-İtkan fi ûlumu&#8217;l-Kur&#8217;an</em>: s. 221-222.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> <em>ed-Dârimî</em>, Fezâilü&#8217;l-Kur&#8217;ân 33 (3501).</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 412.</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Diyanet İşleri Başkanlığı, <em>Kuran Yolu Meali</em>, 2/Bakara, 72-73.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> &#8220;Prensib&#8221; dediği Tevrat&#8217;tan yaptığı şu nakildir: «Ve o şehrin bütün ihtiyarları, öldürülmüş adama en yakın olanlar, vadide kurban edilmiş olan ineğin üzerinde ellerini yıkayacaklar ve cevap verip diyecekler: Ellerimiz bu kanı dökmedi ve gözlerimiz onu görmedi. Kurtardığın kavmin İsrâil’e bağışla ya Rab ve kavmin İsrâil arasında suçsuz kan bırakma! Ve kan onlara bağışlanacaktır” (Tesniye 21: 6-8)» (<em>Hayat Kitabı Kuran</em>, s.27, 10. Numaralı not) …bu olay faili meçhul cinayetleri çözümlemek için uygulanan bir yöntemdir. Buna göre, bir cinayet suçu işlendiğinde kâtil tesbit edilemez ve maktul de yerleşim birimine yakın bir yerde bulunursa, oranın halkından kim onların şeriatlarında tanımlandığı gibi (2:67, not 10) gelir de kurban edilen ineğin üzerinde elini yıkarsa o cinayeti işlememiştir. Bunu yapmayan kimsenin kâtil olduğu ortaya çıkar.” (<em>Hayat Kitabı Kuran</em>, s.28, not 3)</p>
<p>Bunu yapmayanın katil olduğu ortaya çıkmaz çünkü katil de gelip aynısını yapar, hem de ilk önce o yapar. Sözüm ona &#8220;prensib&#8221;in tutarsızlığı bir yana; sahih senetle nakledilen ve ümmetin genel kabulüne mazhar olan hadis-i şerifleri delil olarak kabul etmeyen meal yazarının, tahrif edildiği Kuran ayetiyle sabit olan muharref Tevrat&#8217;ı referans göstermesi de ayrıca manidardır.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mustafa İslamoğlu, <em>Hayat Kitabı Kuran</em>, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2008, s.28.</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Süleymaniye Vakfı Meali</em>, 2/Bakara, 72-73.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> 2/el-Bakara, 79.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mustafa Akkad ile yapılan bir röportaj: https://www.gzt.com/mecra/cagri-filmi-nasil-cekildi-mustafa-akkad-anlatiyor-3594004</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Yeni Şafak Pazar&#8217;ın Malek Akkad ile yaptığı röportaj: https://www.yenisafak.com/hayat/cagri-gibi-daha-fazla-filmler-olmali-3806592</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Mahmud Ustaosmanoğlu <em>&#8220;Kuran-ı Mecid ve Tefsirli Meâl-i Âlisi&#8221;;</em> Ali Küçüker <em>&#8220;Fıkhi Hükümler ve İlmi Çözümler Açısından Kuran-ı Kerim&#8217;in İzahlı Meali&#8221;</em><strong>; </strong>Mahmut Kısa <em>&#8220;Kısa Açıklamalı Kur&#8217;an-ı Kerim Meali&#8221;</em> bu ölçülere mümkün mertebe riayet eden istifade edilebilecek meallerden bazılarıdır.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> <em>Et-Tirmizî</em>, Fezâilü’l-Kur’an 18; <em>ed-Dârimî</em>, Fezâilü’l-Kur’an 1</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> 10/Yunus; 57.</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/">“ANLAMADIKTAN SONRA KUR’AN OKUMANIN BİR MANASI YOK” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/anlamadiktan-sonra-kuran-okumanin-bir-manasi-yok-soyleminin-tahlili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;KURAN ÖLÜLERE OKUNMAK İÇİN GELMEDİ&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</title>
		<link>https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi</link>
					<comments>https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özbilir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2023 12:15:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Ziyareti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabirlere]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezarlıklarda]]></category>
		<category><![CDATA[Ölülere]]></category>
		<category><![CDATA[Ölünün ruhuna]]></category>
		<category><![CDATA[ölüye Kuran okunur mu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mesutozbilir.com.tr/?p=174</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kuran-ı Kerim&#8217;in harf inkılabı akabindeki çalkantılı serencamı hepimizin malumu. O sancılı sürecin ardından Yüce Kitabımızın aktif olarak yer aldığı en etkin mahallerden biri maalesef mezarlıklar oldu. Dirilerin ilgi alanından çıkıp ölülere hitap eden bir kitap haline geldi; öyle ki mezarlıklara ve ölülere özel Yasin cüzleri basılmaya başlandı. Aslında bu zımnen şu manaya geliyordu: &#8220;Ölülere ve ... <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/" class="more-link">Devamını oku<span class="screen-reader-text"> "&#8220;KURAN ÖLÜLERE OKUNMAK İÇİN GELMEDİ&#8221; SÖYLEMİNİN TAHLİLİ"</span> &#187;</a></p>
<p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/">“KURAN ÖLÜLERE OKUNMAK İÇİN GELMEDİ” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Kuran-ı Kerim&#8217;in harf inkılabı akabindeki çalkantılı serencamı hepimizin malumu. O sancılı sürecin ardından Yüce Kitabımızın aktif olarak yer aldığı en etkin mahallerden biri maalesef mezarlıklar oldu. Dirilerin ilgi alanından çıkıp ölülere hitap eden bir kitap haline geldi; öyle ki mezarlıklara ve ölülere özel Yasin cüzleri basılmaya başlandı. Aslında bu zımnen şu manaya geliyordu: &#8220;Ölülere ve mezarlıklara hitap eden kısmını basalım kâfi, kalın kitabı boşa ağırlık etmesinler!&#8221; (Haşa)</p>
<p style="text-align: justify">Hiç şüphesiz insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, adil ve müreffeh bir dünya tesis etmek ve ebedi saadetlerini temin etmek için gönderilen Yüce Kitabımızın böyle dar bir alana hapsedilmiş olması son derece üzücü ve asla kabul edilemez bir durumdur. Nitekim karşı karşıya kalınan bu nahoş manzara karşısında hoca efendiler haklı olarak serzenişte bulunmaya ve Kuran&#8217;ın ölülere değil dirilere gönderildiğini yoğun bir biçimde gündemlerine almaya başladılar. Ne var ki hiçbir alanda yakamızı bırakmayan ifrat ve tefrit burada da devreye girdi ve bu önemli ikazların maksadını aşarak bazı çevrelerin sloganlardan biri haline gelmesine yol açtı. <em>&#8220;Ölülere Kuran okunmaz, ölülere Kuran okunması onlara bir fayda vermez&#8221;</em> gibi iddialar öne sürülerek bu uygulama hepten tedavülden kaldırılmaya çalışıldı. Öyle ki; <em>&#8220;Ölüye Kuran okumak, trafik kazasında ölen birine trafik kurallarını anlatmaktan farksızdır&#8221;</em> şeklinde absürt yorumlar yaparak meseleyi alakasız mecralara taşıyanlar bile oldu. Sanki insanlar ölü anlasın diye Kuran okuyormuş gibi…</p>
<p style="text-align: justify">Dolayısıyla da Âlimlerimizin beyanları doğrultusunda inceleyip olabildiğince doğru bir zemine oturtmak gayesiyle seçtiğim başlıklardan biri de bu oldu. Burada karşımıza çıkan ve ayrı ayrı incelememiz gereken birkaç soru var. Birincisi; dirilerin ettiği dualar ve yaptıkları salih ameller ölüye fayda verir mi? İkincisi; Kuran da bu kapsamda ölüler için okunabilir mi, sevabı ölülere ulaşır mı? Üçüncüsü ise bu konuda mutedil tavır nasıl olmalıdır?</p>
<blockquote><p><strong>Dirilerin ettiği dualar ve yaptıkları salih ameller ölüye fayda verir mi?</strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify">Konuya buradan başlamamızın sebebi Kuran-ı Kerim okumanın salih ameller zümresinden ecri ve sevabı bol bir amel olmasıdır. Bundan dolayıdır ki biz ölülerimize dualarımızda da ifade ettiğimiz gibi &#8220;okuduğumuz Kuran-ı Kerim&#8217;den hâsıl olan sevabı&#8221; hediye edip, bu salih amelimizin sevabına onları da hissedar ederiz.</p>
<p style="text-align: justify">Dirilerin ölüler için dua ve istiğfar etmesiyle alakalı Kuran-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurulmaktadır: <span style="color: #000000"><em>&#8220;<strong>Onlardan sonra (kıyamete kadar gelecek olan mümin)ler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla.&#8221;</strong></em></span><a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify">Eğer dua ve istiğfarın ölüler için bir faydası olmasaydı elbette Allah Teala tarafından bu kimseler methedilmezdi. Ve yine ölüler için cenaze namazı kılınması müslümanlar üzerine farz-ı kifâye olmazdı. Zira cenaze namazının muhtevası da; dua, sena ve istiğfardan ibarettir.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) ölüler üzerine cenaze namazı kılarak Fatiha okumuş,<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> kendisi dua ettiği gibi <strong><em>&#8220;Ölü için cenaze namazı kıldığınız zaman ona samimiyetle dua edin&#8221;</em></strong><a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> buyurarak ashabını da buna teşvik etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Başka bir hadisi şerifte ise cenaze için şu şekilde dua ettiği nakledilmiştir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;Allah&#8217;ım, filan oğlu filan senin zimmetinde ve senin güvencendedir. Onu kabir fitnesinden ve cehennem azabından koru. Sen hamd ve vefa sahibisin. Allah&#8217;ım onu bağışla, ona rahmet et! Muhakkak ki sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”</em></strong><a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Yine Efendimizin (s.a.s.) cenazeyi defnettikten sonra kabri başında durduğu ve ashabına şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;Kardeşiniz için bağışlanma dileyin ve Allah’ın onun ayaklarını sabit kılması için niyazda bulunun!&#8221;</em></strong><a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Hz. Aişe (r.anha) annemiz de Peygamberimizin (s.a.s.) bir gece vakti Bakî kabristanına gittiğini ve kabirlere hitaben şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;es-Selamu aleykum Mümin ve Müslüman diyarının sakinleri. İnşallah yakında biz de size katılacağız. Allah&#8217;tan bize ve size afiyet niyaz ediyorum./ Allah&#8217;ım Baki&#8217;de metfun bulunanları bağışla!&#8221;</em></strong><a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Sadaka ve salih amellerin de ölülere fayda vereceğine dair Efendimiz (s.a.s.)&#8217;in hayatından pek çok örnek, muteber kitaplarımızda yer almaktadır. Onlardan bir kısmı şu şekildedir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify"><strong><em>&#8220;İnsan öldüğü zaman, ameli kesilir (yani artık sevap yazılmaz); ancak şu üç şey müstesna: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.&#8221;</em></strong><a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Yine bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)‘e gelerek &#8216;Ey Allah’ın Rasulü, anne ve babamın vefatlarından sonra onlara iyilik yapma imkânı var mıdır, onlara nasıl bir iyilik yapabilirim?’ diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): &#8220;Evet, vardır&#8221; buyurdu ve şöyle beyan etti: <strong><em>&#8220;Onlara dua etmek, onlar için Allah’tan günahlarının affedilmesini talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne babanın akrabalarına karşı sıla-i rahmi ifa etmek ve dostlarına ikramda bulunmak.&#8221;</em></strong><a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam, bu ve burada zikredemediğimiz pek çok hadisi şerif açıkça ortaya koyuyor ki Peygamberimiz (s.a.s.) hem kendisi bizzat ölüler için dua etmiş hem de ashabını buna teşvik etmiştir. Şayet yapılan duaların ölüye bir faydası olmasaydı dua etmesinin ve ettirmesinin de bir manası olmazdı. Bu mesele, söz konusu hadisi şeriflerin de delaletiyle ehlisünnetin itikat metinlerine girmiş ve sübutu vurgulanarak <em>&#8220;dirilerin yaptığı dualar ve verdikleri sadakalar ölülere fayda verir&#8221;</em><a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> denilmiştir.</p>
<blockquote><p><strong>Okunan Kuran-ı Kerim Ölüye Fayda Verir mi?</strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify">Ölüler için dua edilmesinin, istiğfar edilmesinin, sadaka verilmesinin onlara fayda sağlayacağı hadisi şeriflerde açıkça yer aldığı için bunun cevazına ve ölülere fayda vereceğine dair Ehlisünnet âlimleri arasında söz birliği vardır. Ölüler için Kuran-ı Kerim okunması da buna dâhil midir sorusuna gelince, bu hususta kaynaklarımızda farklı görüşler kaydedilmiştir. Belli kesimlerin çok fazla fırtınalar kopardığı meselelerden biri olması sebebiyle biraz daha fazlaca nakiller yaparak önceki bahislere nazaran daha detaylı bir incelemeye tabi tutacağız inşallah.</p>
<p style="text-align: justify">en-Nevevî, el-Ezkâr isimli eserinde konuyla alakalı şöyle demektedir: <em>«Okunan Kur&#8217;an-ı Kerîm’in sevabının ölüye ulaşıp ulaşmadığı konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Şafii ulemasının meşhur kanaatine ve bazı âlimlere göre, okunan Kur&#8217;an-ı Kerîm’in sevabı ölüye ulaşmaz. Ancak Ahmed b. Hanbel, bir kısmı Şafii mezhebinden olmak üzere diğer bazı âlimler de okunan Kur&#8217;an-ı Kerîm’in sevabının ölüye ulaşacağı görüşünü benimsemişlerdir. Bu (niyetle Kur’an okuyan kimsenin) okumayı bitirdikten sonra: Allah&#8217;ım! Okuduğum Kur’an’ın sevabını falancanın ruhuna ulaştır” demesi uygun olur. Doğrusunu Allah bilir.»</em><a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p style="text-align: justify">Es-Suyûtî de <em>el-İtkân</em> isimli eserinde: «<em>Mezhep (imamız İmam eş-Şafii) hariç diğer üç mezhep imamı okunan Kuran’ın sevabının ölülere ulaşacağı görüşünü benimsemiştir. İmam eş-Şafii görüşüne delil olarak da: &#8220;İnsan için ancak çalıştığı vardır&#8221;<a href="#_edn12" name="_ednref12"><strong>[12]</strong></a> ayetini delil getirmiştir</em>.»<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p style="text-align: justify">Ancak İmam Gazali ve İmam Nevevî gibi Şafii mezhebinin bazı önde gelen âlimleri ölülere Kuran-ı Kerim okumanın caiz olduğunu ifade etmişlerdir. Şafii fakihi ve muhaddis İmam en-Nevevî <em>el-Mecmû</em> isimli eserinde İmam eş-Şafii&#8217;nin ve mezhebin genel görüşünü şu sözlerle beyan etmiştir:</p>
<p style="text-align: justify">«Allah onlardan razı olsun ashabımız (Şafii fakihleri) dediler ki: “Kabir ziyareti yapan kişinin öncelikle kabirdekilere selam vermesi, daha sonra hem ziyaret ettiği kimselere hem de kabristandaki bütün ölülere dua etmesi müstehaptır. En faziletli olan selam ve duanın hadisi şerifte nakledildiği şekliyle olmasıdır.&#8221;<a href="#_edn14" name="_ednref14"><strong>[14]</strong></a> Ve yine Kur’an’dan kolayına gelen ayetleri/sureleri okuması ve akabinde ölülere dua etmesi de müstehaptır. İmam Şafii bu görüştedir ve Şafii fukahası bunun üzerine ittifak etmiştir.»<a href="#_edn15" name="_ednref15"><strong>[15]</strong></a></p>
<p style="text-align: justify">İmam Gazalî de, <em>İhyau Ulumi&#8217;d-din</em> isimli meşhur eserinde kabirlere Kuran-ı Kerim okumanın bir sakıncası olmadığını beyan ettikten sonra Ali b. Musa el-Haddâd&#8217;dan şu nakli yapmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify">«Ben, Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Kudame birlikte bir cenazeye katılmıştık. Ölünün defin işlemi bitince âmâ bir adam geldi ve kabrin başında Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Ahmed b. Hanbel bunu görünce adama hitaben &#8220;Kabrin başında Kuran okumak bidattir&#8221; dedi. Daha sonra biz kabristandan çıkınca Muhammed b. Kudame, Ahmed b. Hanbel&#8217;e şöyle dedi: &#8220;Ya Ebâ Abdillah! Mübeşşir b. İsmail el-Halebî hakkında ne dersin?&#8221; Ahmed b. Hanbel: &#8220;Sika/güvenilir biridir&#8221; dedi. &#8220;Peki, ondan hiç hadis rivayet ettin mi?&#8221; diye sordu: &#8220;Evet&#8221; dedi. Bunun üzerine İbn Kudame, Mübeşşir b. İsmail&#8217;den, o da el-Leccâc&#8217;dan babasının defnedildiği zaman kabrinin başında Bakara suresinin başının ve sonunun okunmasını vasiyet ettiğini ve bunu İbn Ömer&#8217;in (r.a.) de bu şekilde vasiyet ettiğini işittim, dediğini rivayet etti. Ahmed b. Hanbel bunu işitince &#8220;(Biraz önce kabrin başında Kuran okumaktan men ettiğim) adama dön ve Kuran okumaya devam etmesini söyle&#8221; dedi. Yine Muhammed b. Ahmed el-Mervezî, Ahmed b. Hanbel&#8217;in: &#8220;Kabristana girdiğiniz vakit Fatiha, Felak, Nas ve İhlas surelerini okuyup sevabını kabristanda metfun bulunanlara bağışlayın, çünkü bu onlara ulaşır&#8221; dediğini işittim, demiştir.»<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p style="text-align: justify">Buradan anlaşıldığına göre Ahmed b. Hanbel önceleri ölüler için Kuran-ı Kerim okunmasına cevaz vermiyordu; ancak kendisine güvenilir ravilerden gelen hadis rivayetlerini işitince bu görüşünden rücu ederek cevaz vermiştir. Müfessir el-Kurtubî de, Ahmed b. Hanbel&#8217;den nakledilen bu rivayeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: Âlimlerimizden bazısı kabirlere Kuran okumanın caiz olduğuna delil olarak şu rivayeti zikretmişlerdir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Peygamberimiz (s.a.s.) bir defasında kabristandan geçerken, iki ölünün kabirlerinde azap çekmekte olduklarını gördü ve şöyle buyurdu: <em>Bu ikisi kabirlerinde azap görmektedirler; ancak (adam öldürmek, zina etmek gibi) çok büyük bir günah sebebiyle değil. Bunlardan biri hayattayken insanlar arasında laf taşıyordu, diğeri ise idrardan sakınmıyor (üzerine sıçratıyor)du.&#8217; Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) yaş bir dal alarak, ortadan ikiye böldü ve her iki kabre dikti. Bunu gören sahabe-i kiram, niçin böyle yaptığını sorduklarında: &#8216;Umulur ki bu iki dal kuruyuncaya kadar, o ikisinin çekmekte oldukları azap hafifletilir&#8217; buyurmuşlardır.&#8221;</em><a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Bu hadisi şerifle istidlal eden âlimlerimiz, o yaş ağacın kuruyuncaya kadar tesbih etmesinden dolayı azabının hafifletildiğini dolayısıyla en büyük zikir olan Kuran-ı Kerim&#8217;in okunmasından dolayı hayli hayli azabın hafifletileceğini, ifade etmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify">Geride geçen nakillerden anlaşılıyor ki dört mezhep fukahasının ağırlıklı görüşü ölülere Kuran-ı Kerim okunmasının caiz olduğu yönündedir. Nitekim İslam ümmeti arasında bunun kökleşip bir gelenek halini alması da fukaha nezdindeki bu kabulünün bir tezahürü olsa gerekir.</p>
<p style="text-align: justify">Ülkemizde ölülere Kuran okunması noktasında en agresif tavrı, bir takım modernist çevrelerin takındığını görmekteyiz. Yakın zamanda Mısır Pakistan ikliminde yeşeren ve Ali Şeriati, Abduh, Reşid Rıza gibi isimlerin öncülüğünde neşvünema bulan &#8220;gelenek muarızlığının&#8221; Türkiye&#8217;ye sirayetinde 1970-80&#8217;lerde Türkçeye tercüme edilen Mısır menşeli kitapların rolü su götürmez bir gerçektir. Osmanlı&#8217;nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam âlemindeki yenilmişlik psikolojisi bir takım düşünürleri suçlu aramaya sevk etmiş ve günah keçisi olarak dini/ilmi geleneğimiz hedef tahtasına konulmuştur. Bu teşhisin hatalı olmasının yanı sıra karşı karşıya kalınan buhrandan çıkış amacıyla ortaya konan reçeteler de tepkisel reflekslerle yazıldığından tedavi mümkün olmamış aksine ilave hastalıkların nüksetmesine sebebiyet vermiştir. Mısır ikliminin toz bulutlarını coğrafyamıza taşımakta etkin rol oynayan isimlerden Mehmet Akif&#8217;in, <em>“İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için”</em> dizeleri bu iklimin ülkemizde oluşturduğu bitki örtüsünü tasvir eder niteliktedir. Şöyle ki; şayet bu serzeniş bugün yapılmış olsa Seriyye&#8217;den Süreyya&#8217;ya kadar haklı bir isyandır. Çünkü hakikaten bugün Kuran&#8217;ın hüküm sürdüğü yegâne mekânlar mezarlıklardır, desek mübalağa etmiş olmayız; mahkemede, nikâhta, talakta, çarşıda, pazarda Kuran yoktur. Ne var ki söz konusu sitem İslam hukukunun hâkim, halifenin kaim olduğu bir devirde ortaya konulmuştur. Yani burada Kuran&#8217;ın yürürlükte olan mevcut ahkâmına bir itiraz vardır. Zira Kuran&#8217;ın ahkâmının kökünden sökülüp atıldığı günlerde hafif tonla da olsa benzer bir sitem göremiyoruz. Çünkü mesele ilmi/dini geleneği derdest edip yeni bir Kuran yorumu ortaya koymak; eskiler artık günümüz dünyasının meselelerini çözemez, dolayısıyla onlardan kurtulmamız lazım anlayışıdır. Nitekim şu dizelerde de bunu açık bir biçimde görmekteyiz:</p>
<p><em>En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,</em></p>
<p><em>Belki on şerhe bakıp, bir kuru mana çıkaran</em></p>
<p><em>Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinin hâlâ,</em></p>
<p><em>İhtiyâcâtını kâbil mi telafi? Asla.</em></p>
<p><em>Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,</em></p>
<p><em>Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.</em></p>
<p style="text-align: justify">Özetle diyor ki; en faziletli âliminiz bile eski eserlerin on tane şerhine bakarak kuru bir mana çıkarmaktan öte gidemiyor. Yedi asırlık eserlerle bugün bu dinin ihtiyaçları asla cevap bulamaz. (Eskilerin yazdıklarını bir kenara bırakıp) &#8220;doğrudan&#8221; Kuran&#8217;dan(!) ilham alarak yeniden günümüze göre bir İslam anlayışı ortaya koymalıyız.</p>
<p style="text-align: justify">İşte bugünkü Kuran Müslümanlığı, mealcilik, dinde reform/güncelleme gibi anlayışlar bir asır önce ekilen iş bu tohumların bir semeresidir. Dolayısıyla Kuran&#8217;ın ölülere okunmasını bayraklaştıran ve sürekli ön planda tutan çevrelerin &#8220;Kuran&#8217;a dönelim&#8221; şeklindeki mesajı bizim anladığımız kadar masum değildir. Arka planında çağın/Batı&#8217;nın telakkilerine uygun, modern seküler çevrelere rahatsızlık vermeyen yeni bir din anlayışının sözüm ona &#8220;Kuran&#8217;dan ilham alarak&#8221; yeniden tesis edilme arzusu vardır. Onun için bugün bu düşüncede olanların &#8220;doğrudan doğruya batıdan alarak ilhamı, Modernizmin idrakine söyletmeliyiz Kuran&#8217;ı&#8221; şeklinde ifade etmesi daha dürüstçe bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify">Tekrar bahsimize dönecek olursak; öte yandan özellikle Arap ülkelerinde Vehhabilerin ve bir kısım Selefîlerin, ölülere Kuran-ı Kerim okunmasına şiddetle karşı çıkan diğer bir ana akım olduğu açıktır. Ancak bu çizginin en önemli referanslarından biri olan İbn Teymiyye&#8217;nin konuyla alakalı bazı beyanları onların alışık olduğumuz söylemlerinden biraz farklıdır. O, Fetava&#8217;sında meseleye şu sözlerle yer vermiştir:</p>
<p style="text-align: justify"><em>&#8220;Kuran-ı Kerim okumak, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi bedeni ibadetlerin sevabının ölülere ulaşması hakkında âlimler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Doğru olan (mali olsun bedeni olsun) bütün ibadetlerin sevabının ölüye ulaşmasıdır.&#8221;</em><a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> İbn Teymiyye hemen ardından: &#8220;<em>İnsan için ancak çalıştığı vardır</em>&#8220;<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> ayetinin aleyhte delil olarak getirilmesinin isabetli olmadığını özetle şöyle izah eder: <em>«Bazılarının bu ayeti kerimeyi delil getirmesine gelince, onlara denilir ki; mütevatir sünnet ve icma-i ümmet ile sabit olmuştur ki ölüler için dua edilir, istiğfar edilir ve sadaka verilir. Bunlar da bir başkasının çalışmasının ölüye fayda vermesi anlamına gelir. Aynı şekilde kişi çalışmasını (salih amelini) ölüye bağışlarsa; Allah duasıyla ve sadakasıyla faydalandırdığı gibi bununla da ölüyü faydalandırır. Tıpkı kabri başında cenaze namazı kılanların namaz ve dualarından fayda gördüğü gibi (diğer salih amellerin bağışlanmasından da) ölü fayda görür.»</em><a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p style="text-align: justify">İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kayyim el-Cevziyye de <em>er-Ruh</em> isimli eserinde “Dirilerin amellerinden ölülerin ruhları istifade eder mi, etmez mi?” şeklinde bir başlık açarak özetle şunları söylemiştir: <em>«Zikir yapmak, kuran okumak, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi bedenî amellerin sevabının ölüye ulaşıp ulaşmayacağı konusu âlimler arasında tartışmalıdır. Selef âlimlerinin çoğunluğu ve Ahmed b. Hanbel’e göre bu amellerin sevabı ölüye ulaşır. İmam Ebû Hanife&#8217;nin ashabı da bu görüştedir.»</em><a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p style="text-align: justify">İbn Kayyim, Ahmed b. Hanbel&#8217;in görüşüne delil sadedinde Muhammed b. Yahya el- Kehhâl&#8217;den şunu rivayet etmiştir:</p>
<p style="text-align: justify"><em>&#8220;Ahmed b. Hanbel’e: &#8216;Bir kimse namaz kılmak, sadaka vermek kabilinden hayırlı ameller işlese ve bu amellerinin yarısını babasına veya annesine bağışlasa (onların ruhuna ulaşır mı?&#8217; diye sorulduğunda, &#8216;(Ulaşacağını) ümit ediyorum, sadaka olsun başka salih ameller olsun bunların hepsi ölüye ulaşır&#8217; demiştir. Ardından da soran kişiye; üç kez Ayete’l-Kürsî ve İhlas suresini okumasını ve şöyle dua etmesini tavsiye etmiştir: &#8216;Allahım sevabını kabirdekilere bağışlıyorum.&#8221;</em><a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p style="text-align: justify">Eş-Şevkânî de <em>Neylü&#8217;l-Evtar</em> isimli eserinde söz konusu muhtelif görüşleri zikrettikten sonra şöyle demektedir: <em>«Tercihe şayan olan görüş okunan Kuran-ı Kerim&#8217;den hâsıl olan sevabın ölünün ruhuna ulaşması için dua edildiği ve bunda kararlılık gösterildiği vakit sevabının ölüye ulaşmasıdır. Çünkü bu da bir duadır. Dua edenin kendinde mevcut bulunmayan bir şeyle ölüye dua etmesi câiz iken (okuduğu Kuran-ı Kerim&#8217;in sevabı gibi) kendisinde mevcut bulunan bir şeyle dua edebilmesi hayli hayli câiz olur.»</em><a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p style="text-align: justify">İbn Ebi&#8217;l-Îz de <em>Şerhu&#8217;l-Akîdeti&#8217;t-Tahaviyye</em> isimli eserinde meseleyi uzun uzadıya irdeledikten sonra: <em>«Bir ücrete mukabil olmaksızın nafile olarak Kuran-ı Kerim okunup sevabının (ölülere) hediye edilmesine gelince; oruç ve hac ibadetinin sevabı nasıl ulaşıyorsa Kuran tilavetinin sevabı da ölüye ulaşır.»</em><a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> demektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Hâsılı kelam buraya kadar naklettiklerimizden ortaya çıkan Kuran-ı Kerim&#8217;in ölülere okunması ve sevabının bağışlanması dört mezhep ulemasının çoğunluğu tarafından caiz görülmüştür. Bu İslam&#8217;ın temel ilkelerine aykırı bir durum teşkil etmediği gibi, karşı çıkanların öne sürdükleri delillerde sarih olmadığı gibi tutarlı da görülmemektedir.</p>
<blockquote><p><strong>Bu konuda mutedil tavır nasıl olmalıdır?</strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify">Bitirirken bu noktada birkaç meseleye dikkat çekmek istiyorum. Kuran-ı Kerim&#8217;in gönderiliş amacı geride de ifade ettiğimiz gibi bizi yaratan Allah&#8217;ın muradına uygun olarak hayatımızı tanzim etmektir. Dolayısıyla müslümanın Kuran&#8217;a öncelikli olarak bakış açısı bu şekilde olmalı; Kuran-ı Kerim&#8217;i tılsımlı bir kitap olarak değil bir hayat rehberi olarak telakki etmeli, insanlığın yeniden Kuran ahkâmına dönmekle felah bulacağına inanması gerekmektedir. Bununla beraber hem Kuran tilavetiyle, hatmiyle, mukabelesiyle hemhal olup onunla bereketlenmeli, Allah&#8217;ımızın kurbiyyetine vesile edilmelidir, hem de ulemamızın beyanları istikametinde meal ve tefsiriyle de meşgul olarak olabildiğince manasına vakıf olunmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Bu iki meseleyi teslim ettikten sonra; Kuran-ı Kerim hastalara da okunur,<a href="#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> ölülere de okunur. Asli vazifesi ve gönderiliş amacı bu değildir; evet, ama okunmasında bir sakınca olmadığı gibi ölüye de diriye de fayda sağlayacağı ulemamızın beyanlarıyla sabittir.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify">Ancak şunun altını çizmek gerekir ki; ücret karşılığında Kuran okumak ve okutmak ne ölüye ne de diriye bir fayda sağlamaz. Ücret mukabilinde Kuran okumak haramdır, haramda da bir hayır yoktur. Bir evladın anne babasının ruhu için Fatiha okuması, ihlas okuması veya da hastası için Ayete&#8217;l-Kürsi, Felak, Nas okuması parayla okutacağı onlarca hatimden üstündür, tesirlidir. Çünkü burada belirleyici olan samimiyettir, ihlastır. Kimsenin de sizin anne babanız için, sizin evladınız için sizden daha samimi ve daha ihlaslı Kuran okumayacağı/okuyamayacağı tartışmasız bir gerçektir.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify">Son olarak başta da ifade ettiğimiz gibi biz Kuran-ı Kerim&#8217;den hâsıl olan sevabı ölülerimize bağışlıyoruz. Çünkü Efendimizin ifadesiyle her harfi için on sevap hâsıl olmaktadır. (ألم) Elif Lâm Mîm deyince üç harf okumuş oluyoruz, bu da en az otuz sevaba tekabül ediyor ve bunu ölülerimizin ruhuna hediye ediyoruz. Fakat &#8220;İndiler gökten melekler saf saf…&#8221; diye mevlit okuduğumuz zaman bunun her harfine bir sevap verileceği dinen sabit olmamıştır. Çünkü bu Kuran değildir; Efendimizin (s.a.s.) doğumunu anlatan bir kasidedir. Güzel bir kasidedir; ancak Kuran-ı Kerim&#8217;in yerine ikame edilmesi ve ölülere okunması asla doğru değildir. Düğünlerde, sünnetlerde, bir takım merasimlerde vs. bir kaside olarak okunabilir; ancak cenazeyle taziyeyle ölüyle uzaktan yakından bir ilgi ve alakası yoktur.</p>
<p style="text-align: justify">Yine üç, beş, yedi, on, kırk ve elli iki gibi gün tayinlerinin de dini bir dayanağı yoktur. İlla ölünün vefatından sonra bu günlerde mevlit okutmak, lokma dağıtmak vs. şart değildir. Fakat defin ve taziyeyi ihtiva eden ilk üç gün hariç daha sonra herhangi bir gün eş dost akrabaların davet edilip ikramda bulunulması, Yasin-i Şerif vb. sureler okunup dualar edilmesi ve bundan hâsıl olan sevabın da ölülere hediye edilmesi uygun olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mesut Özbilir / Eylül 2022</p>
<hr />
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> 59/Haşr, 10.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> El-Bâbertî, <em>Şerhu&#8217;l-Akîdeti&#8217;t-Tahaviyye</em> (Daru&#8217;s-Sirac, İstanbul, 2021): s.226.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> <em>El-Buhârî</em>, Cenaiz 65 (1335).</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> <em>Ebu Davud</em>, Cenaiz 60 (3199).</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> <em>Ebu Davud</em>, Cenaiz 60 (3202).</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <em>Ebu Davud</em>, Cenaiz 73 (3221).</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> <em>Müslim</em>, Cenaiz 104 (2257).</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> <em>Müslim</em>, Vasiyye 14 (4223).</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> <em>Ebu Davud</em>, Edeb 128 (5142); <em>İbn Mace</em>, Edeb 2 (3664).</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> El-Bâbertî, <em>Şerhu&#8217;l-Akîdeti&#8217;t-Tahaviyye</em> (Daru&#8217;s-Sirac, İstanbul, 2021): s.226; et-Teftazanî, <em>Şerhu&#8217;l-Akaidi&#8217;n-Nesefiyye</em> (Daru&#8217;s-Sirac, İstanbul, 2020) s.344.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> En-Nevevî, <em>el-Ezkâr</em> (Daru&#8217;l-Beşairi&#8217;l-İslamiyye, Beyrut, 2013): s.221.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> 53/en-Necm, 39.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Es-Suyutî, <em>el-İtkan fi ûlumu&#8217;l-Kur&#8217;an</em>: s. 235.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> &#8220;es-Selamu aleykum Mümin ve Müslüman diyarının sakinleri. İnşallah yakında biz de size katılacağız. Allah&#8217;ım kabristanda metfun bulunanları bağışla!&#8221;</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> En-Nevevi, <em>el-Mecmuû</em> (Mektebetü&#8217;l-İrşad, Thk: Muhammed Necib el-Mutıî, 2008): V/286.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> El-Gazali, <em>İhyau Ulumi&#8217;d-din</em> (Mektebetü&#8217;l-Asriyye, Beyrut, 2013): V/95.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> El-Kurtubî, <em>Kitabu&#8217;t-Tezkira</em> (Mektebetü Daru&#8217;l-Minhac, Riyad, H.1425) s.274; <em>Buhârî</em>, Cenâiz, 82 (1361); <em>Müslim</em>, Tahâret 111 (677); <em>Ebû Dâvud</em>, Tahâret 11 (20).</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İbn Teymiyye, <em>Mecmûu&#8217;l-Fetâvâ</em> (Mücemmaü&#8217;l-Melik Fehd, Medine, 2005): XXIV/366.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> 53/en-Necm, 39.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İbn Teymiyye, <em>Mecmûu&#8217;l-Fetâvâ</em>: XXIV/367.</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İbn Kayyim el-Cevziyye, <em>Kitabu&#8217;r-Ruh</em> (Darû Âlemi&#8217;l-Fevaid, Thk: Muhammed Ecmel Eyyûb el-Islâhî) s.353.</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İbn Kayyim el-Cevziyye, <em>Kitabu&#8217;r-Ruh</em>: s.353; İbn Ebi&#8217;l-Îz, <em>Şerhu&#8217;l-Akîdeti&#8217;t-Tahaviyye</em> (Müessesetü&#8217;r-Risale, Thk: Şuayb el-Arnavud): s.664.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Eş-Şevkânî, <em>Neylü&#8217;l-Evtar</em> (Darü&#8217;bni&#8217;l-Cevzi, Thk: Muhammed Subhi b. Hasen Hallak, H.1427) VII/457.</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İbn Ebi&#8217;l-Îz, <em>Şerhu&#8217;l-Akîdeti&#8217;t-Tahaviyye</em>: s.673.</p>
<p><a href="#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ebû Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle anlatıyor:  “Biz, seferdeyken bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: “Kabilemizin reisini (yılan veya akrep) soktu, aranızda rukye yapan biri var mıdır?” diye sordu. Bunun üzerine bizden bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okudu. Adam iyileşti. Bunun için kendisine otuz koyun verdiler. Ona: “Sen rukye yapmayı bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha okudum” dedi. Medine’ye gelip, durumu Rasulullah’a (s.a.s.) söyleyince gülümsedi ve (rukye yapan arkadaşımıza) “Fatiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın” buyurdu.” (el-Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 9 nr.5007; İcâre, 16 nr.2276; Tıp, 33 nr.5736; Müslim, Selâm, 65; 66) Efendimiz (s.a.s)’in, o sahabiye yaptığının yanlış olduğuna dair bir şey söylememesi ve koyunlardan kendisine de bir pay ayrılmasını söylemesi bunu tasdik ettiğini göstermektedir. Aksi halde ashabını bundan men ederdi.</p><p>The post <a href="https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/">“KURAN ÖLÜLERE OKUNMAK İÇİN GELMEDİ” SÖYLEMİNİN TAHLİLİ</a> first appeared on <a href="https://mesutozbilir.com.tr">Mesut Özbilir</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://mesutozbilir.com.tr/kuran-olulere-okunmak-icin-gelmedi-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
